24 Nisan 2016 Pazar
12 Nisan 2016 Salı
6 Nisan 2016 Çarşamba
Köle Cervantes’in Hikâyatı
(Bu Hikaye Fil Dergisinin Mart 2016 sayısında yayınlanmıştır)
Kapudan-ı Derya Kılıç nam Uluç Ali
Reis o gün hayatının en mutlu gününü yaşıyordu. Bir imkânsızı başarmış,
“deryaların kumandanı” olarak deryanın orta yerine bir camii yaptırmıştı. Artık
onun adı levent yatağı olan bu semtte, dünya durdukça yaşayacaktı. Sefere çıkan
yahut seferden dönen denizciler onun ruhuna Fatiha okuyacaktı. Tophane’de
çalışan cümle azepler, leventler, serdengeçti yeniçeriler, köleler hepsi
caminin önündeki küçük meydanda birikmiş, bu görkemli esere hayranlıkla
bakıyorlardı. Arada “Ayasofya’nın taklidi” diyenler olduysa da Uluç Reis kulak
asmadı. Ne de olsa camiyi büyük usta Sinan yapmıştı. O günün şerefine İnebahtı’da
esir ettiği kölelerin tamamını azad etti. Azad ettiklerinin arasında sol kolunu
İnebahtı’da bıraktığı için Çolak lakabı takılan hayalperest bir İspanyol kâfiri
de vardı. Miguel de Cervantes nam bu kâfir arada anlattığı menkıbelerle
azepleri eğlendiriyor, ustaların gönlünü hoş ediyordu. Reisin inşaatı ziyarete
geldiğinde bu hoşsohbet kâfirle ana dili İtalyanca sohbet etmişliği de vardı.
Sultan 3. Murat bu muhteşem açılışı
şereflendirmemiş, yerine sadrazamını yollamıştı. Bundan sonra da çok rüzgârlı diye
camiye adımını atmayacaktı. Zaten en başından beri Uluç Reis’i sevmezdi.
İnebahtı’da büyük cesaret gösterip, leventler arasında bu kadar sevilmeseydi şimdiye
çoktan boynunu vurdurmuştu. Cami için yer istediğinde “madem sen deryaların kumandanısın,
var git camini deryaya yap” diye terslememiş miydi? Buna rağmen mimar Koca
Sinan ilerlemiş yaşında denizi doldurup gerçekten de deryanın ortasına camiyi
dikince, kimsenin söyleyecek sözü kalmadı. Sinan burada çalışırken sık sık
nezle olmuş, yataklara düşmüştü, o ayrı. Reis, Sinan’ın işine hiç müdahale etmemiş,
Sinan uzun süredir sağlamlaştırmaya çalıştığı Ayasofya’nın küçük bir
minyatürünü buraya yapmıştı. Ayasofya’ya yeni yaptığı payandaları bile bu
camide aynen kullanmıştı. Ama ne gam! Çok güzel bir iş çıkarmıştı.
Tekmil ulema, vüzera, zürefa ve dahi çelebi
takımı en önde birikmiş, gıybet edip içlerindeki hasedi soğutmaya
çalışıyorlardı.
Az sonra bir gülbank çekildi, dualar
edildi, camini cümle kapısında anahtar önce caminin banisi Uluç Ali Reise
verildi, ancak o edep, adap bilen birisi olarak anahtarı, tıpkı Süleymaniye’nin
kapısında Sultan Süleyman’ın yaptığı gibi, Mimar Sinan’a uzattı. Sinan Usta
besmeleyle kapıyı açtı, dualar edildi, salâvat getirildi ve nihayet şeyhülislam’ın
imamlığıyla ilk cuma namazı eda edildi. Namaz bitip de avluya çıkılınca asıl
şenlik başladı. Zerde, pilav, kavurma, bin bir çeşit şekerlemeyle şenlik
ikindiye kadar sürdü. Caminin yanındaki sebilden ta Bursa Uludağ’dan getirilen
karlarla soğutulmuş şerbetler akıyordu. Çocuklar için cambazlar, curcunabazlar,
hokkabazlar, cüceler unutulmamış, büyükler içinse güreş müsabakaları tertip
edilmişti. Gözler hep Sultan Murat’ı aradı ama nafile. Sultan gelmedi.
Akşamüzeri Tophane iskelesine bir
Venedik kalyonu yanaştı. Azad edilmiş köleler sevinç içinde gemiye koştular.
Kolay değil tam dokuz yıl kölelik etmiş, ama dinlerinden dönmemişlerdi.
Dönenler kısa sürede azad edilmelerine rağmen onlar buna yanaşmamış, nihayet
Kapudan-ı Deryanın bu kutlu günü şerefine toptan azad edilmişlerdi. İsa Mesih
onların bu imanını mutlaka görecek ve cennetinden güzel bir köşeyi bu
bahtsızlara ayıracaktı.
Miguel de Cervantes Uluç Ali Reis’in
yanına yanaşarak “addio al re del mare” diye bağırdı. Reis önce irkildi, sonra
gözleriyle nidanın sahibini aradı. Cervantes’le göz göze gelince gülümseyerek
“addio al grande poeta” diye mırıldandı. Cervantes koşar adım gemiye tırmanıp
son bir kez iskeleye baktı. Leventler, azepler, gençler, çocuklar herkes neşe
içinde eğleniyordu. Geminin içi ise başka bir curcunaydı. Burayı hiç özlemeyeceğini
düşündü bir an. Başını kaldırıp Cihangir camine doğru baktığında tepelerde
yönünü lodosa çevirmiş yel değirmenlerini gördü.
28 Mart 2016 Pazartesi
5 Mart 2016 Cumartesi
29 Şubat 2016 Pazartesi
Mezatta Bir Domuz Çobanı
(Bu yazı Fil Dergisinin Şubat 2016 sayısında yayınlanmıştır.)
Mezatta Bir Domuz Çobanı
O sabah namazımı inşaatı yeni biten Beyazıt Caminde eda
edip, hızlı adımlarla Kapalıçarşı Cevahir bedestenindeki mezat kalabalığına
daldığımda, tüm suratlar bana döndü. Bazıları kinayeli kinayeli baktı. Tanımışlardı.
Halbuki tanınmamak için yeniçeri urbalarımı çıkarıp gündelik kıyafetlerimi
giymiş,sarıkla yüzümü gizlemeye
çalışmıştım.Tanıyanlar kendi aralarında “geldi yine domuz çobanı” diye
fısıldaşmaya başlayınca kan beynime sıçradı..! Evet, domuza çobanlık
yapıyordum, ama bu işi ben seçmedim ki! Sultanımız Beyazıt han’ın-Allah onu
başımızdan eksik etmesin- Yeniçeri ağası Seyfullah Ağa böyle emretti, boynumuz
kıldan ince.Venedik balyosu Andrea Gritti nam, o kafiri korumam için-esasen
hafiyelik yapmam için-beni yanına verdi.Evet,
bu kafir domuza çobanlık yapıyordum, ama bunun olur olmaz yüzüme vurulması hiç
hoşuma gitmiyordu.Bir an elim kuşağımın içinde gizlediğim yatağanıma gidince,korkudan
bembeyaz kesilen yüzlerini mezatçıya çevirdi tabansızlar.
(Bellini tarafından yapılan Fatih portresi)
Bu deyyuslar kıskançlıklarından böyle gıybet
ediyordu.Fırsatını bulsalar o domuza çobanlık etmek için, benim verdiğim üç yüz
akçe rüşvetin on katını verirler. Çünkü Venedik sefiri Allah için eli açık
adamdır. Elçilikte dönen dolapları, yazılan mektupları,çizilen gizli haritaları
görmemem,bilmemem için beni hoş tutar,bol bol bahşiş verirdi.Bir de ara sıra
böyle ayak işleri olmasa! Kendisi ne zaman bir mezata katılsa on akçelik mal
yüz akçeye çıkar. Bedestende onu tanımayan yoktur. Bunu bildiğinden onun namına
mezata ben geliyorum, ama artık başta mezatçı olmak üzere bedestenin tüm
çakalları beni de tanıyor. Gerçi ben her mezatta üç beş kendi hakkımı alıyorum,
balyos’da bunu biliyor, o ayrı.
Balyos Gritti, bu
sabah satışa çıkacak olan cennetmekan Fatih Sultan Mehmet Hanın, Venedik’ten
getirttiği bir nakkaşa çizdirdiği Frenk usülündeki suretini-kafirler portre
diyor- almam için kesin talimat verdi. Balyosun Bellini adındaki bu Venedikli
hemşehrisinin yaptığı resmin üzerindeki örtü çekildiğinde kalabalıkta bir
dalgalanma oldu.Bu nasıl bir resimdir yarabbi.Sanki Sultanımız Mehmet han hiç
ölmemiş,karşımızda öylece kanlı canlı,bir balkonun gerisindeymiş gibi duruyor.Önündeki
halıdaki değerli taşlara uzansam dokunup alacakmışım gibi hissettim.Hepimiz bir
halıdaki değerli taşlara bir Sultanımızın gözünün içine baktık.Son seferinde, ölmeden
birkaç gün önce görmüştüm onu.Buradaki kadar sağlıklı değildi gerçi.Yakalandığı
gut hastalığı nedeniyle çok şişman ve bitkindi. Ordu Gebze’den gerisin geri
dönünce anladık bir şey olduğunu.
Bu küfür karşısında homurdanmalar oldu. Sultanımız neden
böyle bir günahın içine girmiş, kendini
Frenk tarzında nakşettirmiş, bir türlü mana veremedim.Sola doğru yandan
çizilmiş nakışta sultanımız sanki üşüyormuş gibi samur kürküne sarınmış,gaga
burnunun gerisine kaçmış küçük gözleriyle düşüncelere dalmış gibiydi. Sanki hiç
ölmemişti.
Mezattaki Müslüman zevat geriye çekildi. Babasının bu
resmini dini bütün sultanımız Beyazıt Hanın neden mezata gönderdiğini şimdi
anlamıştım. Böyle bir resmi hangi Müslüman evinde isterdi ki? Salon boşalır
gibi oldu.Geriye, beni orada görüp fiyatı yükseltmek için bekleyen mezatçının
adamları ile resmi alıp sonradan üç katına
Balyosa satmayı hesabeden bazı Yahudi,Rum ve birkaç Müslüman tacir kaldı.Çoğu
zaten Venedikle ticaret yapan tüccarlardı.
Bazıları da meraktan bekleşiyordu. Balyos bana 200 düka vermişti. Demek ki bu
resmi kesin istiyordu. Neşem yerindeydi.Bu mezattan kendi zatı hesabıma iyi bir
komisyon alabilirdim.Yeter ki fiyat çok yükselmesin.
Mezatçı gözünü benden ayırmadan “Sultanımız cennetmekan
Mehmet Hanın sureti için yirmi beş düka istiyorum” deyince kafamdan aşağıya
kaynar sular döküldü. Bu ne kadar yüksek bir fiyat? Kalabalıkta da bir
şaşkınlık oldu. ”Höst,deyyus” nidaları arasında homurdananlar salonu terk
ederlerken,göz ucuyla bana bakıyor,içlerinden basıyorlarlardı kalayı. O sırada
arkalardan ince bir ses yükseldi
“Elli düka”
Döndüm arkaya baktım,mezatçının baldırıçıplak kölelerinden
biri pis pis sırıtıyordu. Fena ketenpereye geliyorum diye düşünürken Fatih
Sultan Mehmet hanın resmindeki değerli taşlardan birisi,kubbeden süzülen ışıkla
bir an parlayıp söndü sanki…
(Tiziano tarafından yapılan Doj Andrea Gritti portresi)
20 Şubat 2016 Cumartesi
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


