27 Ekim 2016 Perşembe

Dr. Gürkan Ergin ile Büyük Konstantin ve Nea-Roma


Dr. Ruhi Güler ile İstanbulda Balık Kültürü


30 Ağustos 2016 Salı

Biz Hacopulo Sakinleri

( Bu Hikaye Bavul Dergisi Ağustos-2016 sayısında yayınlanmıştır)

O sabah Hacopulo pasajında her zamanki yeknesak sabahlardan biriydi. Dışarısı sonbahar olmasına rağmen çok sıcak, lakin avlunun içi her zamanki gibi serindi. Sessizliği Sen Antuan’ın avlusundan buraya hicret eden güvercinlerin kanat sesleri, bir de açılan kepenklerin mekanik gürültüsü bozuyordu. Çaycı Hasan ocağı yakmış, çırağı kaşıkları parlatmakla uğraşıyordu. Hanın erkencileri hamallardı. Onlardan sonra düğmeci Nikol Usta, sonra Marko, sonra kurdeleci Ayten, sonra şapkacı Katya gelirdi. Nikol usta podima çakıllarla döşenmiş pasaj zeminini dükkâna bağladığı hortumuyla güzelce sular, sabah serinliğine bir de toprak kokusu eklenirdi. Sen Antuan’ın güvercinleri susuzluklarını Nikol ustanın suyuyla giderirdi. En son Güler Eczanesi açardı. Dacat Bey kısa ancak sağlam yapısıyla kepengi tek seferde kaldırır, dükkânı açınca radyodan yurttan sesler dinlerdi. En çok Şebinkarahisar türküleri çalınınca mutlu olur, hemen çaycı Hasan’dan bir çay söyler, derin derin iç çekip sigara içerdi. Dacat Bey bu aralar hepimiz gibi dertliydi. Pasajdaki dükkânların yarısı korkudan 1 aydır kapalıydı. Pasaj büyük badire atlatmıştı. Dacat Bey’i de soyadının Güler olması ve eczanenin adının soyadı ile aynı olması kurtarmıştı. 6-7 Eylül karmaşasında cam çerçeve indirip elini kolunun kesen Güler eczanesine koşmuş, Dacat bey de çaresiz pansuman yapmış, dikiş atmış, yarası derin olanları da hastaneye yollamıştı. Bu gözü dönmüşler pasajın içine bakıp “burada Rum-Ermeni var mıdır?” diye sorduğunda Dacat Usta “yoktur evlat, hepsi öz be öz Türk’tür” diyerek kalabalığı engellemişti. Pasaj esnafına önceden haber verip Türk bayrağı,  Atatürk, Fatih resmi astırtan da odur. Esnaf bazı tabelaları da sökmüştü. Ancak yine de birkaç dükkân yağmadan kurtulamadı. İplikçi Loretta onlardan biriydi. Bu zavallı kızcağızın ipliklerini, kurdelelerini yerlere saçıp bütün pasaj boyunca zemini gökkuşağı rengine boyadılar. Zavallı Loretta’cık bu manzara karşısında düşüp bayıldı. Dacat Usta’nın eczanesine, oradan da eve yolladık. Bir aydır yok ortada. Dükkânı o uğursuz günün yükünü hala sırtında taşıyor.
Hamallar her zaman çaycı Ahmet’in çay ocağında oturup iş beklerlerdi. Bir çağıran oldu mu sedyeyi sırtladıkları gibi koşar adım yola revan olurlardı. Tıknaz ama güçlü kuvvetli adamlardı. O sabah yine çaylarını yudumlayıp iş bekliyorlardı. Ancak iş yoktu. Kolay değil, Beyoğlu’nun yarısı yakılıp yıkılmıştı. Dükkânlar talan edilmiş, işler azalmıştı. 

Pasajın kapısından Dacat Bey’in havaî oğlu Ara yine elinde fotoğraf makinesiyle belirdi. Hamallar Ara’yı tanıdıklarından hiç istiflerini bozmadılar. Ara, Çaycı Hasan’ın halini hatırını sordu, “keyfi yok, çaylar bile bozuldu” cevabını aldı. Çaycının önünde üç hamal oturup bir şeyler tartışıyordu sessiz sessiz. Ortadaki diğerlerine akıl veriyordu, ama ne tartışıyorlardı bilmek kabil değil. Ara, biraz geriye çekilip bunlara hissettirmeden ardı ardına deklanşöre bastı. Hamallar bir ara Ara’ya dönüp baktılar “her zaman ki Ara işte” edasıyla yine dönüp kendi dünyalarına daldılar. Ne de olsa babasının çok ekmeğini yemişlerdi. Ara, hamallara ve kendine çay söyleyip yanlarına oturdu. Başladılar sohbete.
Onlar böyle sohbet ederken pasajın kapısından ince, uzun boylu zayıf bir genç girdi. Birkaç saniye pasajın içine dikkatlice baktı. Son birkaç gündür önce Sen Antuan’ın avlusuna sonra buraya geliyor, sabah çayını burada içiyordu. Elinde bir defter sürekli bir şeyler karalıyordu. Üstü başı bakımsızdı. Çay ocağının taburelerinden birine çöktü. Ara onu görünce selamlaştılar, çırak pırıl pırıl askısından tavşankanı çayı eline tutuşturdu. Ara çayını bitirdi, ayaklandı. Babasının eczanesine doğru yönelince önünü kestim. “Yahu Ara” dedim “kimdir bu, devamlı buraya geliyor, elinde defter bir şeyler yazıp duruyor”.  Ara, dönüp geriye baktı. Bizim hayalet müsveddesi başını kaldırmış uçuşan güvercinleri izliyordu. Ara Güler’ek “ha o mu, o şairdir, İlhan’dır adı, iyi şairdir ha, arkadaşımdır” dedi.

İlhan hala yukarıda uçuşan güvercilere bakıyor bir yandan da defterine bir şeyler karalıyordu. Çayı çoktan yarılamıştı…
Şiir
Hacopulo Pasajı Sakinleri
(Bir Ağızdan)
Biz Hacopulo sakinleri,şapkacı terzi düğmeci kuaför kurdeleci biz
Biz Nikol, Yurda, Marko, Ayten, Mıgirdıç, Katia, Küçük İplikçi Kız Loretta biz
Her gün uyanır bakarız sabah makasımız iğnemiz ipliğimiz
Hergün bakarız akşam üstümüz başımız-nasıl da sürer yaşam
Biz Hacopulo sakinleri,şapkacıterzi düğmeci kuaför kurdeleci biz

(İLHAN BERK-PERA)

29 Temmuz 2016 Cuma

Minas Ustanın Kehaneti

(Bu hikaye Bavul Dergisinin Temmuz 2016 tarihli sayısında yayınlandı) 

“Bu surlar yıkılıyor ya, daha da bu şehir iflah olmaz”
Edirnekapı’dan Sulukuleye doğru inen patikada yürürken camgöz Minas ustanın ağzından döküldü bu kelimeler. Ben önce anlamadım. “Ne diyorsun usta?” diye sordum. Biraz geride kalmıştı. Ayağını sürüye sürüye yürüyordu. Yaşlıydı. Bir de tabii Edirnekapı tarafındaki uğultu bütün şehre yayılıyordu. Fetihten beri İstanbul -ki daha dört yıl önce beş yüzüncü yılı kutlanmıştı- böyle bir gürültü görmemiştir.
“Bu surlar yıkılıyor ya, daha da iflah olmaz bu şehir dedim” diye bağırarak tekrarladı Minas usta. “Haa, niye? O puşt bekçi Rıza bizi sur dibinden kovaladı diye mi?” dedim “Boş ver usta bize yer mi yok, bak aşağıda Bostanlar var, marullar çıkmış, gel dalalım. Yedikule tarafını yıkmıyorlarmış, gider yerleşiriz, kulübeyi yeniden kurarız. Bostancı da gavur değil ya, arada karnımızı doyurur” dedim, demez olaydım. Büyük çam devirdim. Ayıp ettim Minas ustaya. Minas usta tek gözüyle bana bir bakış fırlattı ki, yerin dibine geçtim.

“Gavurdur, ama Allahsız değildir” dedi.

Devirdiğim çamı yerine dikemezdim. Arayı yumuşatmak için sırtımdaki çuvalın dibine gizlediğim şarabı çıkardım, mantarını dişimle açıp uzattım ustaya “kızma usta, öyle demek istemedim” dedim sırıtarak. Usta şişeyi görünce şaşaladı. “Ulan puşt, şarap vardı da neden sakladın, bak güneş tepeye çıktı, dilimiz damağımız kurudu” diyip şarabı dikti. O sırada yanımızdan Amerikan malı Ford kepçeler geçiyordu. Toza boğulduk. Her zaman yanımızda olan köpeğimiz Badem bir süre havlayıp kepçelerin peşinden koştu. Gürültüden, uyuşuk uyuşuk kesilmeyi bekleyen uyuz beygirler bile sağa sola kaçıştı. Bir Çingene surun oradan bağıra çağıra koşup geldi, dağılan atları tekrar topladı. Bir yandan kepçelere küfrediyordu. Atların zaten çok uzağa gidecek halleri de yoktu. Yine aynı uyuşuklukla otların arasında kayboldular. Badem de geri geldi, ortalık yine sessizleşti.


 Yedikule’ye varmıştık, bostanlara doğru seğirttik. Bostancı Aram baba yeşilden kırmızıya dönmüş domatesleri, rokaları, marulları - ki çok lezzetli olurlar- inceliyor, bazılarını söküp yanındaki küfeye yerleştiriyordu. Bizi görünce doğruldu. Minas ustayla selamlaştılar, bir süre Ermenice bir şeyler konuştular. Eskiden mahalle arkadaşlarımdan öğrendiğim birkaç kelime Ermenicemden Minas ustanın gözünü sorduğunu anladım. Minas usta Samatyalı bir pavuryacıdır. Babası da bunun gibi balıkçıymış. Oğluna Minas ismini vermesi bundandır. Surp Kevork kilisesinin oralarda yıllarca, önce sepette, sonra dükkânda balık ve pavurya satmış, ta ki iki sene önceye kadar. 6-7 Eylülde bunun dükkânı yakılıp, gözü kör, ayağı sakat bırakılınca Minas usta kahretmiş, vurmuş kendini sur dibine. Bir yıldır da beraber takılıyoruz, birbirimize yoldaşlık yarenlik ediyoruz. Buralar itin uğursuzun harman olduğu yerlerdir. 5 Kuruş için adam keserler. O yüzden bir müsahip şarttır. Benim müsahibim de Minas Usta oldu. Cenab-ı Allah böyle takdir etmiş, ne yapalım. Bademi saymıyorum bile, o hep yanımdaydı

Aram usta “geçin doyurun karnınızı” diyince biraz marul, salatalık, domates topladık. Aram Usta ekmek de verdi sağ olsun, koyduk çuvala, doğru zindanların oraya. Zindanların orta avlusunda gölgelik bir yer bulmakta zorlandık. Güneş iyice yükselmişti. Nihayet Marmara tarafına bakan duvarlardan birine sırtımızı verip, önce yiyecekleri, sonra şarabı çıkardık. Yalanarak yanımıza yanaşan Bademe bir parça somunla bir domates verdim. İştahla yuttu, tekrar yalanmaya başladı. Artık sıra bizdeydi, güzelce karnımızı doyurduk. Dimitri Ustanın şarabını mideye indirdik.

Vakit ikindiye yaklaşıp gölgeler uzamaya başlamıştı. Kafamız güzelleşmiş, karnımız elhamdülillah doymuştu. “Usta” dedim “Niye öyle dedin sen sabah?”. Usta anlamsızca yüzüme bakıp “Neyi niye dedim lan kopil?” diye homurdandı. “Dedin ya bu surlar yıkılırsa bu şehir iflah olmaz diye, niye öyle dedin” diye izah edince “haa dedi” tek gözünün ağırlaşan kapağı yeniden yukarı çekildi. “bak evlat” dedi “bu surlar var ya bu surlar, kal-u beladan beri şehri korur, sınırını çizer, tarlanın çiti gibidir. Şehri beladan uzak tutar. Tarlanın çitini yıkarsan ne olur? İpini koparan tarlaya dalar, tarlayı talan eder, yağma eder. O yüzden çit mühimdir. Çiti yıkmayacaksın” dedi.

Pek bir şey anlamadım dediklerinden. Şarabın ağırlığı iyice üzerime çökmüştü. Torbanın dibine zulaladığım cigaralığı çıkardım, yakıp derin bir nefes çektim, kafam iyice bulandı, cigaralığı ustama uzattım.


Uzakta Mihrimah Caminden yükselen  ikindi ezanının hüzzam sesi Ford kepçelerin yıkmaya başladığı surların gürültüsüne karışıyordu…

Dr.Cihan Yüksel Muslu İle Osmanlı Memlük İlişkileri