26 Ocak 2024 Cuma

Orhan Pamuk Külliyatında Bir Kavşak Noktası: Masumiyet Müzesi

İtiraf etmeliyim ki, Masumiyet Müzesini daha önce iki kere okumayı denemiş, her ikisinde de yarım bırakmıştım. Kitap bana 2008 yılında küratör dostum Mahmut Koyuncu tarafından 41.yaş günümde hediye edilmişti. Kısmette 16 sene sonra 2024 yılbaşı gecesi başlayan ve yaklaşık iki hafta süren hastalık dönemimde kitaba başlayıp, son derece ağır bir tempoda sindire sindire okumak varmış. Zaten ben son derece yavaş okuyan birisiyim. Orhan Pamuk gibi yazarların kitapları ise hiç aceleye gelmez. Bir an önce son sayfaya ulaşmak gayretinde olanlar “vuslata” eremez. Zamanımız bir telaş çağı, ben o yüzden ağır olmayan hastalıkları- hatta- severim bile. Bu nekahat dönemleri hiç bir şey yapma mecburiyeti olmadan sadece kitap okunabilecek zamanlardır. 1989 yılında yaklaşık 2 ay süren başka bir hastane maceramda da Kafka külliyatını okumuştum. (Şimdi çok saçma geliyor. İnsan hastayken Kafka okur mu?) 


Neyse...


Masumiyet Müzesini okumadan önce MUBİ'de Hatıraların Masumiyeti belgeselini izledim. Belgesel kitabın içeriği hakkında bir nevi ön bilgi veriyor ama kitabın akışı hakkında hiç bir bilgi vermiyor. Buna rağmen belgeseli izlemek, romanın "duygusu" hakkında verdiği spolierleri dinlemek okumamı kolaylaştırdı diyebilirim. Roman genel olarak kolay okunur bir yazın türü değil. Hele ki günümüzün maymun iştahlı, aceleci, anlık yaşayan insan tipleri için hiç değil. Masumiyet Müzesi de böyle bir roman. Unutmayalım ki bu roman 580 sayfa. Bu hacimde bir romanı bitirmek günümüz okuru için kolay bir iş değil. Bu yüzden okuma paradigmasını değiştirip zaman sınırı koymadan, acele etmeden, ağır ağır okumakta fayda var. 


Romanı dört ana bölüme ayırabiliriz. Bu ana bölümlerin de yer yer alt bölümleri var. Tıpkı bir klasik müzik senfonilerindeki gibi her bölümün temposu ve duygusu değişiyor. İlk bölüm allegro vivace temposunda yani son derece tutkulu ve hareketli, hatta neşeli bir giriş. "Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum" cümlesiyle başlayan romanın ilk bölümü cinsellik, tutku, aşk, aldatma, yalanlarla akan tempolu bir başlangıç. Bu bölümde Kemal, Füsun, Sibel (Kemal'in nişanlısı) arasında geçen son derece karmaşık duygusal ilişkiler yumağı, merkezinde iki genç insanın hayata, topluma ve birbirlerine kafa tutma, birbirlerini keşfetme hikayesidir. Bu bölümüm finali Kemal ile Sibel'in Hiltondaki nişan törenleri ile zirveye ulaşır. Kitabın en uzun bölümü olan Nişan, bir anlamda Cappola'nın Baba filmindeki düğün sekansına benzer. Romanın tüm karakterleri bir araya gelip okura sunulur. Nişan töreni neşe ile başlayıp giderek duyguların incindiği, kalplerin kırıldığı gerilimli bir maskeli baloya döner. Törende Cevdet Bey ve Oğulları romanından kurgu karakterler, Orhan Pamuk ve Ailesi gibi gerçek karakterler de karşımıza çıkar. Yazarın okurla kurduğu muzip ilişki gerçekten şaşırtıcıdır. Bu kısma daha sonra döneceğim 

Romanın ikinci faslı bundan sonra başlıyor. Bu fasıl iki bölümden oluşuyor ve ilk bölüm son derece ağır akan Largo temposunda bir bölüm. Bu faslın ikinci bölümü ise Bach'ın Füg'lerine benziyor. İlk bölüm, Füsun'un aniden kaybolması sonucu aşkın fiziksel ve ruhsal tüm acılarını sırtlayan Kemal'in yaşadığı bu acı dolu günlere tanık olduğumuz bir kaç aylık dönemdir. Bu bölümde aşkın insanın akıl ve beden sağlığını nasıl sarstığına şahit oluyoruz. Eskilerin "kara sevda" dediği bu hastalıklı, tutkulu karanlık dönemde Kemal adeta bir mecnuna dönüyor. Tüm hayatı, tüm dengesi her şeyi alt üst oluyor. Nişanlısından ayrılıyor, evini terkediyor, kendini istanbul sokaklarına vuruyor, Füsun'un hayaletlerinin peşinden gidiyor. Bu bölümde Kemal ile Orhan Pamuk'un benzer kaderlerini görebiliyoruz. Her ikisi de geldikleri zengin muhitten tutkuları uğruna kendilerini dışlamış, "yoksul bir ülkede zengin olmanın utancını" yaşamış bireylerdir. (ifadeler kitaptan) Bu alt üst oluş günlerinde Kemal'i teselli eden tek şey ucuz bir otel odasında farkettiği yoksul hayatlar ve istanbulun hiç bilmediği öteki yüzüdür. "İstanbulun sokaklarında hayatımın kayıp merkezini arıyordum" der. Artık sevmediği nişanlısıyla son günlerini geçirdiği Anadolu Hisarındaki yalı ise bambaşka bir güzellikte anlatılır. Bu bölüm Abdülhak Şinasi Hisar'a yahut Yahya Kemal'e bir saygı duruşudur adeta. Tüm bedeninde, ruhunda hissettiği acılarını bu köhne yalıda geçirdiği sonbahar mevsiminin hüzünlü havası biraz olsun azaltacaktır. İstanbul melankolisini adeta iliklerimizde hissederiz. 


Sonunda Kemal yalıdan çıkıp Fatih'te ucuz bir otele yerleşecektir ve o yoksul otelde aylarca yapamadığı bir şeyi yapacak, huzur içinde uyuyacaktır. 


Kemal acılarını yalnızca Füsun'u hatırlatan, onun kullandığı eşyalarla azaltabildiğini farkeder. Bu eşyalara dokunmak ona iyi gelmektedir. Bunu farkettiği andan itibaren Füsun'un elinin değdiği herşeyi toplamaya başlar. İleride Masumiyet Müzesinin temellerini atacak olan bu toplayıcılık süreci, sonu gelmez bir tutku, hatta takıntı haline gelir. Eşyaların ruhuna inanır ve bu yönüyle zaman zaman kaybolup tekrar karşımıza çıkabilen (Füsun'un küpesi gibi) bu eşyalar bize yine Tanpınar'ın Saatleri Ayarlama Enstitüsünü hatırlatır. Artık nişan bozulmuş, Sibel'in gururu kırılmış, şefkatten nefrete dönüşen sabrı sona ermiştir. Bu arada Kemal'in babası da vefat etmiştir. 


Romanın ikinci bölümünün ikinci kısmı Kemalin babasının ölümüyle başlar. Kemal otelden ayrılıp annesinin evine döner ve bir arkadaşının aracılığıyla sürekli mektuplar gönderdiği Füsun'dan cevaben bir mektup alır. Aylarca İstanbul sokaklarında aradığı, zaman zaman hayaletini görüp peşine takıldığı Füsun Çukurcuma'da bir evde yaşamaktadır ve Kemal'i bir akşam yemeğe davet eder. Kemal sevinçten deliye döner ama işler hiç de onun beklediği gibi gelişmeyecektir. Buradan sonra uzun bir füg bölümü başlar. Ağır tempoda, sekiz yıllık bir zaman dilimini kapsayan ve 1984'de Füsun'un babası Tarik beyin ölümüyle sona erecek olan bu bölüm romanın en ağır ilerleyen bölümüdür. Füsun da en az Kemal kadar ayrılık acısı çekmiş, lakin aylarca seviştiği bu adamın nişanına giderek büyük bir hata etmiş, Kemal'i terkettikten sonra yataklara düşmüş, o dönem çok büyük sorun olan bekaret “meselesini” ancak kendisine o dönem sahip çıkan Feridun isimli bir senaristle evlenerek çözmüştür. Bundan sonrası Kemal'in yıllarca Cukurcumaya gidip gelemeleri üzerine inşa ediliyor. 


Kemal karşısında bambaşka bir Füsun bulmuştur. Füsun artık film yıldız olmak istemektedir. Zaten çok küçük yaşta annesi tarafından bir güzellik yarışmasına sokulacak kadar güzel ve hırslı bir kadındır. Kocası Feridun ise harcıalem filmlere senaristlik yapmakla birlikte hayalinde hep bir "sanat filmi" çekmek arzusu vardır. Kısa süre sonra Kemal genç çiftin kendisinden hayallerine sponsor olmasını beklediğini anlar. Çok öfkelenmekle beraber aşkına yenik düşer ve sevdiği kadının evine gidip gelebilmek için onurunu bir kenara koyup bu öneriyi kabul eder. Bir film şirketi kurarlar, bir yaz boyunca istanbulun kenar köşe semtlerinde yazlık sinemalarda melodram filmleri izlerler ve aynı zamanda beyoğlunun bohem barlarında sinema sektörüyle tanışırlar. Bu bölümler sosyolojik olarak son derece zengin gözlemler içermektedir. 


Kemal yazlık sinemalarda izlediği türk filmlerinin masumiyetini keşfeder. Sinemaya gidip gelen insanların masumiyeti kadar samimi bir masumiyettir bu. Füsun'un bu kadar yakınında olup ona ulaşamamak, gidip geldiği evden sürekli bir şeyler aşırmak huyunu daha da yükseltir. Bir çeşit kleptomania gelişir içinde. 4213 izmarit toplar mesela (Masumiyet Müzesinde en çok merak ettiğim yerleştirme o izmaritler ve altına düşülen notlardır)  Merhamet apartmanında Füsun'la seviştiği ev artık bir nevi depoya döner. Bu arada Feridunla Kemal Füsun'u asla bir sinema filminde oynatmamak konusunda adeta sessizce anlaşırlar. Füsun hayatı boyunca takıntılı sevgilisi ve kıskanç kocasının kurduğu bu barikatı aşamayacağını bir süre sonra anlar ve içinde giderek büyüyen bir öfke gelişir. Kocası nihayet bir film çeker ama başrolü karısına değil, ileride sevgilisi olacak Papatya'ya verir. Bir yerden sonra Füsun bu erkek ittifakını aşamayacağını anlar. Kini daha da büyür, intikam duygusuna doğru evrilir. Romanın başından beri Füsun'un kafeste beslediği Limon adındaki kanarya bir anlamda Füsun'u simgelemektedir. Film şirketine onun adını vermeleri - Limon Film- ayrı bir oksimorondur. 


1983 yazında Füsun kendini özdeşleştirdiği Grace Kelly gibi araba kullanmak için ehliyet almaya karar verir. Kocası artık eve gelmemekte, Papatya ile film çevirmektedir. O yaz tıpkı Huzur'daki Nuran ve Mümtaz gibi bir yandan şehrin ücra semtlerini gezerken, bir yandan da direksiyon derslerine hazırlanırlar. Füsun giderek içindeki öfkenin etkisiyle aksi bir insan olmaya başlamıştır ama Kemal ile birlikte vakit geçirmekten hoşlanmaktadır. Sınavlarda başarısız oldukça birlikte vakit geçirmek imkanları artar. Her dersten sonra boğaza yüzmeye, yahut yemeğe giderler. Ama geçmişin kırgınlıkları peşlerini bırakmaz. Ta ki Füsun'un babası Tarık bey Banker Kastelliye kaptırdığı paranın derdi ile kalp krizi geçirip aniden ölünceye dek. 


Burada bir cep yapıp Masumiyet Müzesi romanının sadece bir aşk romanı olmadığını, ekonomi-politik yönünden dönemin güçlü gözlemlere dayalı bir özeti olduğunu yazmam gerekir. 1970'ler türkiyesinin dışa kapalı ekonomisi, yerli sermayenin hızla yükselmesi (meltem gazozu) ve çöküşü. İthal ikameci korumacı sistemden 1980 ile birlikte kuralsız liberalizasyon ve bankerler faciasına kadar pek çok arka plan okuması mevcut. En önemliside zengin Kemal'in sosyal çevresindeki değişimler, sermaye transferleri, çöküşler ve yükselişler zorlama olmadan, doğal bir dil ve akışla okura yansıtılıyor. Ama hiç bir zaman bu arka plan romanın ana konusu olmuyor. Nihayetinde bu bir aşk romanı. 


Tarık Beyin ölümünden sonra kitabın üçüncü bölümü başlıyor. İkinci bölüme göre daha kısa ama Allegro temposunda olayların  çok hızlı aktığı bir bölüm. Cenazeden bir süre sonra Füsun önce kocası ile boşanıyor. Kocası zaten evi ve Füsunu terketmiştir. Karşılığında Limon filmi alıyor. Kemal dünden razı. Nihayet sekiz senedir beklemesinin, çektiği acıların son bulmasının bir imkanı doğmuştur. Füsun ile Kemal 9 Nisan 1984 günü İnci Pastanesinde buluşurlar ve evliliklerinin planlamasını yaparlar. Füsun Feridun ile hiç sevişmediklerini, hiç karı koca hayatı yaşamadıklarını iddia eder. Ama alttan alta Kemal’e olan öfkesi de sezilmektedir. Yaklaşan felaket ilk işaretlerini vermektedir. Kemâlin annesi bir gün oğlunu şu şekilde uyarır “Güzel, akıllı kadın, ama dikkat et çok çekmiş. İçindeki öfke hayatınızı zehirlemesin”  


Bundan sonraki günlerde Beyoğlu sinemalarında buluşup film izler ve evlilik hazırlıklarıyla, zar zor alınan pasaportlarla, vize işlemleriyle uğraşırlar. Füsun zaman zaman Avrupa fikrinden vazgeçer gibi olsa da Kemal çok ısrar edecek ve bu ısrarından sonraki yıllarda çok pişman olacaktır. Nihayet şoför Çetin, Füsun’un annesi, Füsun ve Kemal 56 Chevrolet marka baba yadigarı arabaya binip Kapıkule’ye doğru yola çıkarlar. Henüz ilk günün akşamında Babaeski’de Büyük Semiramis Otelde gece geç saatlere kadar içip odalarına çekilirken Füsun kayıp olduğunu söylediği (yalan söylemiştir) küpelerini takarak Kemâlin odasına geçer ve sekiz yıl sonra 45. kez sevişirler. Bu sevişmenin sonunda Kemal uykuya dalar ve bir rüya görür. Benzer bir rüyayı sekiz sene önce Füsun da bir sevişme sonrası görmüştür. Bu iki kritik rüya romanın iki kritik anıdır. Füsun rüyasında kendi ölümünü, Kemal ise sevgilisine kavuştuğu için son derece huzurlu bir rüya görmüştür. 


Sonunda gece yarısı sevişirken Kemâlin küpelerini farketmemesine çok içerleyen Füsun’un daha da çok içip arabayla bir ağaca çarpması sonucu ölmesiyle bu fasıl kapanır. Füsun hayattan, erkeklerden, bu aşağılık düzenden intikamını kendini öldürerek almıştır. Tıpkı Huzur’daki Suat gibi. Kemal kazadan ağır yaralı olarak kurtulur. Romanın üçüncü bölümün böylece kapanmış olur


Romanın son bölümü orta yani moderato temposunda bağlanıyor. Uzun nekahat döneminden sonra Kemal Füsun’dan kalan ne varsa toplamaya devam eder. Füsun’un kederli annesini ikna ederek ona Nişantaşı’nda bir ev alıp Çukurcumadaki evi müze yapmaya karar verir. Romanın bu bölümünde müzeler ve dünyadaki küçük müzelerin güzellikleri üzerine destansı bir bölüm vardır. Kemal bey yine yollara düşer. Acısını unutmak ve sevgilisine yakışır bir müze yapmak için tüm dünyayı gezer. Beş binin üzerinde müze gezer. Sadece müze değil, yaşadığı aşkın bir romana dökülmesini de ister ve Nişantaşı’ndan aile dostları yazar Orhan Pamuk ile buluşur. Evin çatı katında, Füsun’un odasında ona olan aşkını, yaşadığı keder dolu yılları, pişmanlıklarını, mutluluklarını Orhan Pamuk’a anlatır. Romanın bu kısmında İstanbul’daki koleksiyoncular, toplayıcılar, çöp evlerde yaşayan takıntılı tuhaf tipler üzerine anlatılmaz güzellikte bir pasaj vardır ki yakın dönem Türk romanının en güçlü bölümlerinden biridir diyebilirim. Romanın bir yerinden sonra anlatıcı Orhan Pamuk olur. Onun Kemal bey ve çevresi üzerine gözlemleri çok çarpıcıdır 


Kemal bey 12 nisan 2007 günü Milano’da bir otel odasında kalp krizinden ölür. Bir gün önce çok sevdiği küçük bir müzeyi yedinci ziyaretinde müzenin ekonomik nedenlerden kısmen kiraya verildiğini öğrenir ama en önemlisi ilk nişanlısı Sibel ile onunla sonradan evlenen yakın arkadaşı Zaim’le karşılaşır. Ertesi gün de ölür.


Ölmeden önce son konuşmalarında Orhan Pamuk’a son sözleri şu olmuştur 

“Herkes bilsin. Çok mutlu bir hayat yaşadım” 


ROMAN ÜZERİNE DÜŞÜNCELER

Masumiyet müzesi bence Türkçede yazılmış en güzel aşk romanlarından biri. Müze ve roman fikri başından beri ayrılmaz bir bütün olarak inşa edilmiş. Borgesyen bir şaka gibi. Romanın başından beri sondaki felaketin ipuçlarını takip etmek mümkün. Füsun’un aşkının nefrete evrilmesi, büyüyen öfkesi, gördüğü rüya, Grace Kelly’e özenmesin, hayatına giren erkeklerin onun hayallerine engel olması, güzelliğinin cezasını çekmesi, tabularla yaşayan bir toplumda yaşadığı hüsranlar, her şey romanda ilmek ilmek işlenmiş. Romanın Bergsoncu- Aristocu an-zaman dikotomisine yaslanması (Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum) doğrudan Tanpınar’ın şiirine ve zaman felsefesine gönderme gibi durmuyor mu? 

Ne içindeyim zamanın 

Ne de büsbütün dışında 

Yekpare geniş bir anın 

Parçalanmaz akışında 


Romanın kritik objesi Füsun’un kelebek formundaki kolyesidir. Bu imaj müzenin de sembolüdür. Füsun’un ömrü de o kelebek kadar kısa ve kırılgandır. Füsun’da o kolye gibi bir görünüp bir kaybolur. Tıpkı bir hayalet gibi. Kelebeğin kanadındaki helezonik sarmal ise zamanın döngüselliğini ve an ile zaman ilişkisini çağrıştırır. Bu helezonik form aynı zamanda müzenin zemininde gelenleri karşılar. Hülasa Füsun’un bahtı biraz da Madam Butterfly’ın bahtı gibidir. 

Roman nihayetinde Kemal’i merkeze alan bir metin. Kemâlin acılarına şahit oluyoruz ama Füsun’un acılarını sadece tahmin edebiliyoruz. Bu açıdan romanın nihai olarak problemli bir yanı var. 


Bu romanda Orhan Pamuk diğer romanlarından karakterleri misafir etmiş. Mesela Cevdet Beyin torunu ressam Ahmet Işıkçı kapak fotoğrafını vermiş, Kar romanındaki Şair Ka. kitabın sonlarına doğru bir an görünüp kayboluyor. Kemal Beyin babasının cenaze ilanından anlıyoruz ki Cevdet beyin eşi ve baldızlarıyla Kemal beyin ailesinin bir akrabalığı var. Ayrıca Füsun’un peşinde geceleri kederle dolaşan Kemâlin yanı başından geçen bozacı kim bilir, belki de Mevlüt’tür.Dikkatle okunduğunda Orhan Pamuk’un okurla tatlı tatlı oyun oynadığı anlaşılıyor. Bu açıdan bakıldığında Masumiyet Müzesi Orhan Pamuk külliyatının kavşak noktalarından biridir diyebiliriz. 


Yıllar önce bir akşam Tanpınar Merkezinin açılış töreninden sonra bir grup insanla birlikte Orhan Pamukla kısa da olsa bir sohbetimiz olmuştu. Pamuk benden 15 yaş büyük ve ben de Nişantaşı’nda doğup büyüdüm. Onun anlattığı Nişantaşı’nın çok azına şahit olabildim ama çocukken şanzelize butik gibi ömür dondurmacısı gibi mekanların varlığını hatırlıyorum. Bir de çocukken anne tarafından uzak bir akrabamız, Beyhan ablanın bir aşk ilişkisi yüzünden gencecik bir yaşta kendi canına kıydığını kederle hatırlıyorum. O da Nişantaşı’nın alt sokaklarında sessiz sedasız çekildi bu hayattan 


Hayatın, toplumun ve devletin dersinde ölen tüm kadınlara saygılarımla 






25 Ocak 2024 Perşembe

Masumiyet Müzesi Notları

 2024’e yaklaşık bir hafta süren bir hastalık sürecinden geçerek girebildim. Bu dönemde hem daha önce iki kere okumaya başlayıp yarım bıraktığım Masumiyet Müzesini hem de müzenin kataloğu niteliğindeki Şeylerin Masumiyeti kitabını okudum. 

Masumiyet müzesi üzerine ileride yazmayı düşünüyorum. Şimdilik sadece tuttuğum notları paylaşmak isterim. Uzun uzun notlar tutup kolajlar yaptığım bir defter oldu. Umarım birilerine ilham olur 


29 Nisan 2023 Cumartesi

Paris Seyahatnamesi

 Bir önceki yazımda Paris seyahatine nasıl hazırlandığımı sizlerle paylaşmıştım. Bu yazıda Pariste geçirdiğim bir haftayı nasıl planladığımı, neleri yapıp neleri yapamadığımı, gezip gördüğüm yerleri paylaşacağım 

Başlayalım

Bir Devlet Podyumu Olarak Paris 

Paris hiç kuşkusuz modern ulus devletin ilk inşa edildiği, devletin ve ulusun en fazla yüceltildiği başkentlerden biri. Bir değil iki tane zafer takı var, 1789, 1830, 1870 devrimlerinin izleri her köşe başında duruyor. Koca şehri bir gösteri ve kontrol merkezi olarak hesaplayan Haussmann şehirciliği devleti bir tapınma nesnesi haline getirmiş. Saraylar, konaklar, kışlalar, parklar her şey devleti yücelten bir tarzda tasarlanıp inşa edilmiş. Fransızlar emperyal geçmişlerinin her anını şehrin her köşesinde insanlara hatırlatıyor. Bu durumdan rahatsız olmamak mümkün değil. Tüm şehir adeta bir güç gösteri merkezi olarak planlanmış. Modernizmi kısaca kontrol toplumu olarak tanımlarsak mimari olarak Paris bunun en güzel örneği. Özellikle 1848 devriminden sonra başa geçen III. Napolyon Kont Haussmann’a Pariste bir daha barikat savaşları istemediğini, bu yüzden olabildiğince geniş bulvarlar açarak toplam 12 topla koca şehri kontrol etmek istediğini belirtince Haussmann,  Etoile de Charles De Gaule zafer takını merkeze koyan bu günkü şehir tasarımını hayata geçirmiş. O dönem başta Baudelaire olamak üzere tüm şehri dümdüz edip yeni baştan kuran bu yıkıma itiraz edenler olmuş ama nafile. Paris 1870 Prusya kuşatmasında bu tasarımın iç düşmanı kontrol etmekte işe yaradığını ama dış düşmanın işini kolaylaştırdığını yaşayarak öğrendi. 1940’da Nazi tankları kolayca Paris’e girerken Haussmann’ı ve III. Napolyon’u hayırla andılar mı bilmiyorum 


Müzeler Şehri Paris 

Pariste her şeyin bir müzesi var. En ünlüleri elbette Louvre. Ancak Louvre için değil bir gün, benim gibi meraklı bir sanatseverseniz bir hafta bile yetmez. Bu nedenle bizim tercihimiz daha az bilinen ama özel meraklarımıza daha uygun müzeleri gezmek oldu. Bunları aşağıda anlatacağım.


Pariste popüler müzeler ücretli ve biletlerinizi çok beklememek için internetten almanızı tavsiye ederim. Bizim gittiğimiz tek popüler müze Musée D’orsay’dı ve bileti internetten almakla çok hayırlı bir iş yaptığımızı kapıdaki kuyruğu görünce hemen anladık. Bunun dışında sanıyorum Paris belediyesine bağlı ücretsiz müzeler var. Bunlardan en beğendiklerimiz Modern Sanat Müzesi, Petit Palais oldu. Özellikle Modern Sanat Müzesindeki Dufy ve Matisse salonu çok etkileyici. Bunun dışında Petit Palais’de dönemler ve koleksiyonlar içinde çok kıymetli eserleri ücretsiz olarak görmeniz mümkün. 







Özel ilgi alanımıza giren Mimarlık Müzesi Eyfel Kulesinin karşısında Tracadero meydanında. Bu müzeyi özellikle mimarlık ve restorasyon alanına ilgi duyanlar mutlaka gezsinler derim. Fransa’nın her yerinden toplanmış ortaçağ ve rönesans devrine ait yüzlerce mimari detay, maketler, restorasyon örnekleri sergileniyor. Giriş 9 Euro. 







Bunun dışında Jardin de Plantes bahçesinde yer alan, varsa ilginiz Doğa tarihi müzesini (giriş 10 Euro) öneririm. Özellikle nesli tükenmiş dinozorlar, deniz memelileri vb fosillerin yer aldığı bu müze doğa tarihine meraklı çocuklar için bire bir. Ayrıca bu bölgede yer alan Jeoloji müzesi ve Tropik bitkiler serası da ilgilinizi çekebilir. (Seraya giriş 7 Euro) Ama hiç bir şey yapmadınız bile bahçede gezerseniz saraya bağlı bir şifalı bitkiler bahçesinin zaman içinde nasıl bir doğa tarihi kampüsüne dönüştüğünü görebilirsiniz. Bahçeyi gezmek ücretsiz. Bu parklar ve bahçeler faslına yeniden döneceğim








Paris adasının hemen ucunda bir de Fransa’dan sürgüne yollanan soykırım kurbanı yahudiler için açılmış bir anı müzesi var. Beni en çok etkileyen müzelerden biri oldu. Çok başarılı bir mimarisi var adeta siz de o kurbanlarla birlikte o toplama kamplarına gidiyorsunuz. Giriş ücretsiz 




Bir müze olmasa da kiliselerin bazılarını ücretsiz gezebilirsiniz. (Bazı kiliselere giriş ücretli) Bunların en önemlisi bence Saint Sulpice kilisesi. 5. Bölgede yer alan bu kilisede Eugene Delacroix’in üç adet duvar resimini görmeniz mümkün. Delacroix Fransızların neredeyse ulusal kahramanı. Onu halka önderlik eden özgürlük resiminden hatırlayacaksınız. Delacroix bu kilisenin girişinde sağ tarafta yer alan boşluğa iki duvar ve bir tavan resmî yapmış. Literatüre de giren bu resimlerden en ünlüsü Melekle Güreşen Yakup resmî. 








Ayrıca Saint German’de yer alan Saint German de Pres kilisesi de görülmeye değer. Bu kilise Paris’in en eski kiliselerinden biri. Eğer sabrınız varsa ücretli olarak gezilen Saint Chapelle kilisesinde nefis vitraylar varmış. Kapıda çok kuyruk olduğundan ve biletini önceden alamadığımızdan gezemedik 


Daha öncede yazdığım gibi Paris bir müzeler şehri. Sanırım yeryüzünde Fransız’la kadar herhangi bir şeyi ikonlaştırmak konusunda mahir çok az millet vardır. En berbat demir yığınlarını bile şehrin sembolü haline getirebiliyorlar. Bu kültürel hegemonya tüm 19. Ve 20.yy modern sanatında kendini hissettiriyor. Bu hegemonyayı 2. Dünya savaşından sonra ABD’ye kaptırmışlar, o ayrı. Şehrin ana akslarının adını Amerikan başkanlarının isimleriyle değiştirecek kadar kendi içinde çelişen bir durum yaşanıyor bence. Neyse bunlar siyasi mevzular, geçelim. Şehirde o kadar çok müze var ki biz çok kısa bir ziyaret olmamasına rağmen gezmek istediklerimizin yarısını gezemedik. Fransızlar müze işine o kadar meraklı ki Stendhal, Andre Malraux gibi yazarlar hayali müzelerini dahi kurmuşlar, bunların kitaplarını yazmışlar. Malraux’nun Düşsel Müze kitabı Türkçeye çevrildi ve Everest Kitaptan çıktı. Seyahat öncesi onu da okumuştum 


Parklar Şehri Paris 


Paris’in en kıskanılacak yanı kamusal alanları. Parkları, bahçeleri, yürüyüş yolları ve bunların şehrin içindeki dağılımları. Geçmişte saray olan pek çok yapı Fransız devriminin etkisiyle kamulaştırılmış ve saraylar ve saray bahçeleri halkın kullanımına açılmış. Bu bahçeler yüzyıllardır var. Bazıları neredeyse 500 yıllık. En bilinenlerinden biri Lüksemburg bahçesi. Eski bir saray olan Lüksemburg sarayı bu günlerde senato binası. 17.yy:da Paris’e gelin gelen Maria de Medici için Floransa tarzında inşa edilmiş saray ve bahçesi gerçekten olağanüstü. Yüzlerce insan piknik yapıyor, havuzun etrafında güneşleniyor, yürüyüş ve spor yapıyor. Paris’e gidenlerin mutlak görmesi gereken bir yer. 





İkinci olarak Place de Vosges avlu bahçesini gezmenizi öneririm. Paris’e kimliğini veren at kestanesi ağaçları bu avluda merkezde yer alan 13.Louis heykelini kuşatıyor. Bu avluya bakan evler aslında saray memurlarının kaldığı birer lojmanmış. Zamanında bu evlerde Victoria Hugo, Theolipe Gautier gibi edipler de kalmış. Victoria Hugo evi müzeye çevrilmiş durumda ve ücretsiz ziyaret mümkün 






Üçüncü olarak Tulieres bahçelerini mutlaka gezin. Louvre sarayının avlusu olarak tasarlanan bu bahçe concorde meydanına kadar uzun bir yürüyüş parkuru, güneşlenme alanları, havuzlar, oturum iki kadeh şarap içebileceğiniz küçük kafeler vaadediyor. 




Dördüncü olarak Fransızların hastalık derecesinde simetrik ve fazla “düzenli” bahçelerinden sıkılırsanız mutlaka Parc Monceau’yu ziyaret edin. Bu ingiliz tarzı bahçe size romantik köşeler sunabilir. Sütunlarla çevrili göleti ve salkım söğüt ağaçlarıyla olağanüstü güzellikte bir park burası 






Yeme İçme 


Paris ucuz bir şehir değil. Ama yeme içmeyi değil gezmeyi önceliyorsunuz ve özel bir takıntınız yoksa her köşede bulunan Boulangerie’lerden (Fırın) son derece ucuza kahvaltı ve öğle yemeği için Bağdat sandviç ve kiş yiyebilirsiniz. Biz kahvaltıyı otelde değil, otelin etrafındaki fırınlarda kahve+kuruvasan şeklinde çözdük (bademli kuruvasan bir harika) Bayat bir şey bulma şansı yok. Herşey çok taze. Öğlen yemeklerinde de genelde fırınlarda kiş yahut Bağdat sandviç alıp parklarda geçiştirdik. Asil parayı akşam yemeklerinde harcadığımızı söyleyebilirim. Ama onu da yorgunluktan genelde otel etrafındaki İtalyan, Fransız ve Uzakdoğu lokantalarında hallettik. 




Ulaşım 


Paris dümdüz bir şehir. Bu yüzden yürüyüş yapmaya çok müsait. Biraz da flanörlük yapmayı sevdiğimizden ağırlıklı olarak yürümeyi tercih ettik. Ulaşım sistemi çok iyi. Toplu taşımada otobüsleri tercih ettik. Nedeni şehri daha iyi görebilmek. Metroda böyle bir şans yok. Artık Google Maps var. İstediğin yere her türlü alternatifle nasıl ulaşacağınızı söylüyor. Çok iyi bir ulaşım sistemi olduğu için hiç kaybolmadık diyebilirim. 


Bütçe 


Bütçe konusunda tavsiyem şudur. Önden alabildiğiniz kadar dövizinizi alıp harcamalarınızı nakit yapın. Kurların alıp başını gittiği bir zamanda sürekli kredi kartının TL olarak karşınıza çıkartacağı rakamlar sinirinizi bozabilir, tatilinizi zehir edebilir. 2 Euro olan bir otobüs biletinin 44 liraya denk gelmesi asap bozucu. Ama Pariste o sadece bozuk para. O yüzden kart yerine nakit para harcamak ruh sağlığı açısından iyi bir şey. Neticede Pariste olmanın tadını çıkartmak gerekiyor. 


Son söz


Paris güzel şehir. Gidip görmeden ölmemek lazım. Ama gitmeden iyi çalışmak, okumak hazırlanmak gerekiyor. Ben turları oldum olası sevmedim. Bir şehrin flanörü olmadan o şehir anlaşılmaz, hissedilmez diye düşünenlerdenim. Gidin, gezin görün derim. 





8 Nisan 2023 Cumartesi

Paris Hazırlıkları

Bu ay çok uzun bir aradan sonra ilk kez yurtdışına çıkacağım. Üstelik hayatımda daha önce hiç gitmediğim Paris’e gidiyoruz. Aranın sebebi malum, pandemiler, ekonomik krizler vs vs. Kendimi 50 küsür yaşından sonra Paris’i gören Ahmet Hamdi Tanpınar gibi hissediyorum. Bir gecikmiştik duygusu ile yazdığı şu cümleleri buradan paylaşayım: “Ah keşke kendime ve Paris’e bu kadar geç kalmasaydım” 

Yine de benim gibi şehirleri edebiyat üzerinden tanımaya çalışan insanlar için Paris çok mümbit bir şehir. Paris hakkında kimler yazmamış ki. Tanpınar, Yahya Kemal, Salah Birsel, Attila İlhan, Nedim Gürsel, Enis Batur, Cüneyt Ayral vb. Bunların çoğunu bu seyahatten önce okumaya çalıştım 


Nedim Gürsel neredeyse 50 senedir Paris’te yaşayan birisi olarak Paris’e dair çok şey yazmış. Ben en çok yukardakilere kitaptan faydalandım. Biraz eski bir kitap olmasına rağmen nefis görseller eşliğinde bir Paris güzellemesidir. 


Tıpkı Nedirm Gürsel gibi on yıllardır Paris’te yaşayan şair Cüneyt Ayral’ın Benim Paris’im kitabını da okudum. Ayral bu kitapta turistik Paris’in dışında “öteki Paris’i yazmış. Çok şaşırtıcı detaylar paylaşmış. Ayrıca aranırsa kendisinin YouTube’da paylaştığı Paris videoları da çok keyifli. Ben özel olarak defterime not alıp mutlaka göreceğim dediğim bir kaç lokasyon belirledim. Bunların başında Galeri Celal geliyor. Şebinkarahisar’dan hemşerim olan kuaför Celal’in sanat galerisi ve sanat hamisi olarak devam ettiği yaşamı çok ilgimi çekti. 




Paris üzerine okunacaksa elbette Salah Birsel’in İstanbul-Paris kitabındaki lezzetli dili atlanmasın gereken bir köşe taşıdır. Türk şairlerin, ressamların can yoldaşı olan Birsel Paris üzerine çok şey paylaşır yazdıklarıyla 


Paris üzerine sadece Türk yazarların değil, dünyanın her yerinden yüzlerce yazarın binlerce makalesi vardır. Ben özellikle Paris pasajları üzerine Walter Benjamin’in Pasajlar kitabını ikinci kez okudum. 1920-40 arası Paris pasajları, Flaneur denilen insanları, mimari,mekan ve felsefe üzerinden yeniden bir okuma denemesidir. Yıllar önce okuduğum bu metni yeniden karıştırmak bana çok iyi geldi 



Nadir Kitap sağolsun belli bir konu başlığıyla yaptığınız her aramada sizi boş çeviremiyor ve şaşırtmaya devam ediyor. Bu incecik risalede İlhan Berk’ten Nazım Hikmete, Fikret Mualladan, Yahya Kemal’e onlarca yazarın Paris üzerine yazdıklarını okudum. Çok da şaşırdığım ayrıntılar öğrendim 



Elbette sonuçta bir şehir sadece edebiyatçılardan, ressamlardan, şairlerden öğrenilmez. Turla yapılan gezileri sevmediğim için bir kitap alıp şehri tanımak, kendi başıma gezmek her zaman ilk tercihimdir. Bu sebeple bir gezi rehberi alıp onu didik didik etmek en büyük zevkim. Bu yüzden rengarenk ayraçlar kullanarak gün gün planlama yaparım. Asla şehrin tamamını bu kadar kısa bir sürede gezmek mümkün değil, şart da değil. Fikret Mualla’nın dediği gibi “Paris kendini sevenleri mükafatlandırmayı bilir. Bilhassa resimde” kuşkusuz Paris güzel sanatların herhangi bir dalına ilgi duyan kimseyi eli boş çevirmez. Hele ki benim gibi güzel sanatlar eğitimi almış birini hiç çevirmez 


Şehri tanımak için en güzel kaynaklardan biri uzun yıllardır Paris’te yaşayan Ahmet Öre’nin https://www.pariste.net/ bloğu ve YouTube kanalı Pariste net https://youtube.com/@ParisteNetTv Kendisinin ayrıca bu aralar çıkan Pariste Bir Hafta adlı bir kitabı var. Onu henüz edinemedim. Kuşkusuz o da çok iyi bir kaynak kitaptır. 


Ve defterler. Yazılar, notlar, grafikler, çizimler vs vs.Akıl defterlerim olmadan seyahatler sanki hiç yaşanmamış gibi geliyor bana. 





Biz bu gezide Pariste yaşayan birkaç dostumuzu görecek, bir kaç müze ve eşim peyzaj mimarı olduğundan bol bol park gezeceğiz. Epey hazırlandım, kendimi Paris’e gitmeden Paris romanı yazan ve kahramanını Paris sokaklarında gezdiren Ahmet Mithat Efendi gibi hissediyorum. Ahmet Mithat Efendi yıllar sonra gerçekten gidip gördüğü Pariste hayal karşılığına uğramış. Sen nehri ona dar gelmiş, Eyfel gözüne kısa görünmüş. Bunun tıbbi bir adı bile varmış. Paris Sendromu. Genelde Uzakdoğulu turistlerde çok görülürmüş. Hayal kırıklığı yaşayıp depresyona girdikleri çok olurmuş. Umarım Böyle bir duruma düşmeyiz :)