22 Temmuz 2011 Cuma

İstanbul Tarihinde Çılgın Projeler

Seçim vaatlerinden biri olarak gündeme gelen İstanbul'a yeni bir kanal açılması fikri İstanbul'a ilişkin tarih boyunca ortaya atılmış "çılgın" projelerden sadece biri. Elbette çok iddialı görülen bu proje bundan sonra her 10 yılda bir Boğaziçi'ne yapılacak köprülerin de önünü kaçınılmaz olarak açacaktır.
İstanbul içinden deniz geçen en eski metropollerden biri olduğu için tarih boyunca her zaman ulaşım sıkıntıları yaşamıştır. Bu durum zaman zaman kentin savunulması açısından çok büyük avantajlar sağlasa da "modern zamanlar"da bu bir avantaj olmaktan çıkmış, aksine ticaretin önünde önemli bir engel haline gelmiştir. Ancak bilinenin aksine İstanbul Boğazında ilk köprü yaklaşık 2500 yıl önce kurulmuştur. Herodot tarihine göre Pers İmparatoru I. Darius İ.Ö. 512 senesinde Samoslu Mandrokles’e yaptırdığı Darius Köprüsü’nden 700.000 askerini geçirmişti. Tam 325 gemi yan yana bağlanarak, bugün Boğaziçi Köprüsü’nün bulunduğu yerin yakınlarında bu yüzer köprü inşa edildi. . Her gemi kalın halatlarla iki yanından sıkıca bağlanmıştı. Akıntının en az zarar veren yer olan bu bölge aynı zamanda İstanbul'daki Megaralı kolonistlerden oldukça uzak bir bölgede olduğu için korunmuyordu.  Bu sayede piyadeler, süvariler ve filler köprüden rahatça geçmişti. I. Darius bu geçişi Rumeli Hisarı’nın bulunduğu tepenin doruklarındaki kayalardan oyulmuş tahta kurularak seyrettiği söylenir. Darius'un bu köprüsü tarihte Asya ile Avrupa arasındaki ilk köprüdür. Köprünün mimarı Mandrokles'in bu köprünün resmini yaptığı ve memleketi Samos'taki Hera tapınağına bağışladığı söylenir. 


(Pers İmparatoru I. Darius)


Boğazın ikinci köprüsü yine askeri amaçlarla yaklaşık 1400 yıl önce kurulmuştur. Ancak bu sefer yapılan sefer doğudan batıya değil batıdan doğuya doğru idi. Bizans İmparatoru I. Heraklius, ömrünün son yıllarında yakalandığı bir hastalıktan dolayı sudan korkmaya başlamıştı. 626- 629 yılları arasında yapılan İran seferine ordu Heraklius'un bu korkusu yüzünden Karadeniz’i kuzeyden dolaşarak gitmişti. Jules Verne'in "İnatçı Keraban Ağa" adlı romanında da buna benzer bir durum anlatılır. Okumayanlara tavsiye ederim. İran seferinden yorgun dönen orduyu daha fazla yormamak Anadolu'dan İstanbul'a dönülür. Nihayet Boğaziçi'nde  kayıkları boğazın iki yakasına dizdirilir ve ordu İstanbul'a ulaşır. Bu geçiş sırasında kayıkların kenar kısımları ağaçlar ile kaplanarak I. Heraklius’un suyu hiç görmemesi sağlamış. Bu geçişin Rumeli Hisarı’nda noktalanmış olduğu düşünülmektedir.
(Heraklius Ordusunun Boğazı Geçişi)


Bu olaydan yaklaşık 900 yıl sonra benzer bir girişim haliç için yapılmıştır. Topkapı Sarayı Arşivinin 6184 sayılı belgesinde şu bilgi notu ile bir çizim yer alır. "Ceneviz'den Leonardo adlı bir kafirin gönderdiği mektup suretidir" Mektup Padişah II. Beyazıt'a  (Fatih'in oğlu) yollanmıştır. Kafir Leonardo, Leonardo da Vinci'den başkası değildir. Mektuba konu olana köprü ise Boğaza değil Haliç'e yapılması düşünülen bir köprü ve onun projesidir. Bu proje asla gerçekleşmemiştir. 
(Leonardo adlı "kafir"in Osmanlı'ya yolladığı mektubun tercümesi- T.S.A Belge no: 6184)

(Leonardo da Vinci'nin Haliç için hazırladığı köprü tasarımı)


Bu olaydan yaklaşık 400 yıl sonra Sultan I. Abdülhamit döneminde Fransız kökenli Bosphorus Railroad Company adlı şirket Sadrazam Rıfat Paşa'yı araya sokarak sultana bir köprü projesi sunar. Bu projeye göre boğaza büyük kagir temeller ve ayaklar inşa edilecek ve her ayağın tepesine dörder minareli camiler yapılacaktır. Bütün bu devasa ayaklar ve camiler tunç tuğla ve seramiklerle süslenecektir. Bu taş ayakların aralarında ise kısa asma köprüler olacak ve bu köprülerin ve camilerin altından geçen trenlerin işletmesi de elbette bu yabancı şirkete verilecektir. Zevk açısından da teknik açıdan da tüccarca bir yaklaşımın aşikar olduğu bu girişim neyse ki hayat bulamamıştır. 
(Abdülhamit'e sunulan "proce")

İstanbul'da yapılan tüm projelerde konunun uzmanı insanların fikirlerini almak zaman kaybı olarak algılandığı için kararlar alelacele verilmiş ancak bu tür uygulamaların sonuçları yıllar içerisinde kendini göstermiştir. Geçmişte Boğaziçi'ne değil Hakkari'ye köprü diyenlere karşı çıkanlar, bugün her an büyüyen ve büyüdükçe içinde yaşayanları atomize eden bu şehri gördükçe ve güneydoğudan her gün gelen ölüm haberleriyle; "acaba haklılar mı?" diye kendilerine soruyorlar mıdır acaba?





28 Haziran 2011 Salı

Bir Minyatürün Düşündürdükleri


Bu yazımızda Sultan 1. Ahmet döneminde yapılmış olan 1. Ahmet Albümü adlı minyatür albümünde yer alan bir minyatürü incelemek istedim. Bundan sonra zaman zaman buna benzer günlük hayatı ifade eden "sivil" minyatürleri inceleyeceğiz. Böylece Osmanlı'nın günlük hayatına dair bazı ezberleri bozabileceğimizi düşünüyorum.

(Doğada piknik keyfi yapanlar. l. Ahmed albümü.Topkapı Sarayı Müzesi, B408)

Bu minyatürün kim tarafından yapıldığı belirsizdir. O dönemin birçok nakkaşı gibi bu minyatürün yaratıcısı altına imza atmamıştır. Sultan 1. Ahmet dönemi 1603-1617 yılları arasında hüküm sürmüştü. Onun döneminin en önemli iki olayı Sultanahmet Caminin inşası ve Celali isyanlarını oldu. Celali isyanlarını bastırmada kendince bir "yöntem" geliştiren "Kuyucu" Murat Paşa herhalde "Kazıklı" Voyvoda kadar marifetliydi ki yöntemiyle tarihe geçti. 

Bütün bu kan ve ateş dolu günlerin yanı başında İstanbul civarında insanlar eğlence hayatını da ihmal etmiyordu. Yukarıdaki minyatür işte bu eğlencelerden birinin tasviridir. Minyatürde toplam 9 figür yer alıyor. Bu figürlerin tamamı anlaşıldığı kadarıyla erkek. Buradan İstanbul'da sosyal hayatın ve en azından sokaktaki eğlencelerin erkekler arasında cereyan ettiğini gösteriyor. Eğlencenin "esas" unsuru olan 4 figür kelimenin tam anlamıyla küfelik olmuşlar. Bunlardan biri anlaşıldığı kadarıyla şair ve hemen önünde duran şarap şişesinin dibini görmüş olmalı ki kavuğu falan çıkarıp hayallere dalmış, bir şeyler yazıyor. Sağ tarafta yer alan diğer ikisi sadece kavukları değil kaftanları da çıkarıp birbirlerine göz süzüyorlar. Birisi diğerinin göğsüne elini koymuş, büyük olasılıkla okşuyor. Diğerinin bu durumdan şikayet eder gibi bir hali yok. Bu sarhoşların içinde en beter durumda olan kuşkusuz en alttaki figür. O kadar sarhoş ki hizmetkarı ona müdahale ediyor. Kahramanımızın ayaklarının altında kırık bir testi ve testiden akan kırmızı şarabı seçebiliyoruz. Ayrıca onun da kavuğu yuvarlanmış, kendini hizmetkarına teslim etmiş. Bu figürlerin ortasında bir yer sinisi ve sininin üzerinde çeşitli yiyecek kapları var. Kara bir kedi muhtemelen bu sarhoşluk ortamından istifade ederek yiyeceklere dadanmış. Geriden gelen dört hizmetkardan ikisi şarap ve et getiriyor. Diğer ikisinden biri parmağını dudaklarına götürerek bu manzara karşısında ne yapacağını düşünüyor gibi. Diğeri ise her iki elini yanaklarına götürmüş bu "rezalet" karşısında ne yapacağını bilemez halde gülümsüyor. 

Bu ve buna benzer birçok minyatür tarihin hiç de tarih derslerinde anlatıldığı gibi gerçekleşmediğinin  işaretleriyle doludur. Dikkatli bir gözle bakıldığında bunlardan o devrin günlük hayatının ve alışkanlıklarının hiç de bugün zannettiğimiz gibi olmadığı görülür. 

18 Haziran 2011 Cumartesi

Jüstinyanus'un Yokolan Heykeli

İstanbul 1453 yılında fethedildiğinde Ayasofya'nın hemen önünde, bugün turist otobüslerinin manevra alanı olarak kullanılan meydanda yaklaşık elli metre yüksekliğinde tuğladan yapılma bir sütun yer alıyordu. Bu alan Augusteion yani İmparatorlar Forumu olarak isimlendirilmiştir. Forumun bir ucunda Senato binası diğer ucunda ise bahsettiğim sütun yer alıyordu. Bu sütunun üzerinde Ayasofya'nın banisi Büyük Jüstinyanus'un bronz bir heykeli vardı.
(Jüstinyanus Heykelinin 3D Canlandırması)

Yaklaşık 1000 yıl boyunca (537 yılında yapıldığı varsayılır) İstanbul siluetinin ayrılmaz bir parçası olan bu devasa heykel fetihten sonra kaldırılmaz. Anıt ilk yapıldığı dönemde pirinç levhalarla kaplı olduğu için özellikle yüzünü döndüğü doğu yönünden aldığı sabah ışığıyla pırıl pırıl parladığı rivayet edilir. Ayasofya ile aynı yükseklikte olan anıtta Jüstinyanus, Akilleus'un kıyafetleriyle, bir elinde dünya diğer elini ise ileri doğru uzatarak izleyenlere adeta selam veriyor gibiydi. Heykel meydanın batı ucunda, Yerebatan Sarnıcı tarafında duruyor ve yüzünü doğuya dönmüş bir biçimde tasvir edilmiştir. Jüstinyanus döneminde yaşayan Prokopios heykeli şöyle tasvir eder: “Sütunun üzerinde çok büyük bir tunç atlı heykel vardır. Görülmeye değer güzelliktedir. At yürüyecekmiş gibi sol ön ayağını kaldırmıştır. Öbür ayağıyla da atacağı bir sonraki adıma hazır durumda bir taşa basmıştır. Atın arka ayakları ilerlemeye karar verdiğinde açılacak gibi birleşiktir. Atın üzerinde imparatorun çok etkileyici bir tasviri vardır. Jüstinyanus Akilleus gibi giyinmiştir. Ayaklarına yarım çizme giymesine rağmen bacaklarında zırh yoktur. Göğsünde kahramanlara özgü bir zırh vardır. Başına bir miğfer takmıştır. Işık saçarak hareket ediyormuş izlenimi verir. Şiirsel sözlerle söylersek tıpkı sonbahar yıldızı gibidir. İmparator güneşe doğru bakmakta ve bana sorarsanız Perslerin üzerine sürmektedir. Sol elinde yerküreyi simgeleyen bir küre vardır. Yontucu bununla karaların ve denizlerin onun egemenliği altında olduğunu göstermek istemektedir. İmparator sağ elini doğuya doğru uzatır ve parmaklarını açar, sanki barbarlara sınırları içinde kalmaları ve ileriye gitmemelerini buyurmaktadır.”  


Heykelin 1490'larda bir fırtınada devrildiği rivayet olunur. Bunun en önemli kanıtı Hartman Schedel adlı bir Alman gravür sanatçısının yaptığı gravürdür. Bu gravür 1493 tarihinde yapılmış ve Jüstinyanus'un anıtının üzerindeki fırtına çizgilerle belirtilmeye çalışılmıştır. Ayrıca anıtın 1500'lü yıllara ait kimi minyatür kitaplarında da tasviri yer alır. Tercüme-i Miftâh-ı Cifrü'l-Cami adlı kitaptaki minyatür en bilinenidir. Bu minyatürde aynı zamanda dönemin Hipodromundaki bazı anıtlar da resmedilmiştir.


Heykel 1550’lerde eritilip top yapımında kullanılmadan önce Petrus Gyllius adlı bir gezgin heykeli görmüş şunları yazmıştır: “Bir zamanlar sözünü ettiğim sütunun üzerinde duran Jüstinyanus’un atlı heykelinin, uzun süre saray avlusunda kaldıktan sonra, madenlerinin eritilerek top yapıldığı dökümhaneye taşındığını gördüm. Taşınan parçalar arasında Jüstinyanus’un boynunu aşan baldırlarıyla bir dadrostan uzun burnu vardı. Atın yere atılmış ayaklarına yaklaşamadım ama gizlice toynağını ölçtüm ve bir dadranos büyüklüğünde olduğunu gördüm.”


 (Hartman Schedel Gravüründe Heykeli Yıkan Fırtına)
(Justinianus'un heykeli, dikili taşlar, yılanlı sütun ve ayasofya. Tercüme-i Miftâh-ı Cifrü'l-Cami. 
İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi, T6624

Kanuni ömrünün sonuna doğru iyice sofulaşıp müzikli eğlenceleri bile yasakladığı bir dönemde, Pargalı İbrahim'in hayatına malolan sarayına heykel diktirme sevdasından ders çıkarıp sarayın bahçesinde uzun süredir harap halde bekletilen Jüstinyanus'un anıtından eriterek kurtulması normaldir. Sembolik olarak bu heykelin eritilmesi, belki de Osmanoğullarının Roma'nın büyük mirasını taşımaktan vazgeçtiklerini de işaret eder. Bugün Fatihin torunu olmakla övünenlerin Fatih'in Jüstinyanus anıtına gösterdiği hoşgörüden ders almalarını dilerim...
(Heykel ve Forum Alanı)

1 Haziran 2011 Çarşamba

Bankalar Caddesinde Bir Bina: İki Ayrı Dünya

Bankalar caddesi üzerindeki eski Osmanlı Bankası binası 1890 yılında tamamlandığında Aleksander Vallaury'nin İstanbul'a bıraktığı en önemli eseriydi. Gerçi Vallaury İstanbul'a sayısız eserler bırakmış bir Osmanlı idi. Her ne kadar ismi bize yabancı gibi gelse de, o İstanbul doğumlu Fransız kökenli bir levanten'di. 15 yıl boyunca Sanay-i Nefise Mektebinde (Mimar Sinan Üniversitesi) mimarlık bölümünde dersler vermişti. Eserleri arasında öne çıkanlar, Büyükada Rum Yetimhanesi ve müzede sergilenen İskender Lahdi ve Ağlayan Kadınlar Lahdinden esinlenerek yaptığı İstanbul Arkeoloji Müzesi ana binasıdır. Diğer eserleri arasında, İstinye'deki Afif Paşa Yalısı, Bağlarbaşı'ndaki Mecid Efendi Köşkü, Haydarpaşa'daki Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane binası (bir dönem Haydarpaşa Lisesi, günümüzde Marmara Üniversitesi Tıp ve Hukuk Fakültesi binası), Cağaloğlu'nda Duyun-u Umumiye binası (İstanbul Erkek Lisesi, günümüzde İstanbul lisesi), Beyoğlu'nda Pera Palas oteli sayılabilir.

Osmanlı Bankası 1856 yılında kurulduğu zaman ilk hizmet binası Eski Banka sokağında yer alan Sen Piyer Hanı idi. Sen Piyer Hanı Kanuni döneminde Habsburg hanedanına karşı Fransa'da Bourbon hanedanının destekleme politikasının bir sonucu olarak Fransız devletine verilen ayrıcalıkların gözle görünür bir ürünüdür. 1539 da verilen bu kapütilasyonlar sonucunda inşa edilen ilk Fransız elçilik binası Sen Piyer Hanı olmuştur. Bu elçilik binasında 1762 yılında Fransızların Namık Kemal'i sayılabilecek Andre Chernier doğmuştur. Sunay Akın'ın deyişiyle göbek bağı Constantiniyye'de kesilen Chernier'in kafası Paris'te uçurulur. Ateşli bir devrim taraftarı olarak gittiği Paris'te giyotinden kurtulamaz. Vallaury bu olaydan 100 yıl sonra Sen Piyer Hanından Osmanlı Bankası taşınırken hayranı olduğu Chernier'in adını hanın duvarına koyduğu bir kitabe ile ölümsüzleştirir. Kendi çalışma ofisini de bu hana taşır.
(Vallaury'nin Chernier anısına astırdığı kitabe)

Vallaury'nin Bankalar Caddesi üzerinde inşa ettiği Osmanlı Bankası binasının en önemli özelliği ön ve arka cephelerinin birbirinden farklı mimari özellikler taşımasıdır. Dünya'da her halde buna benzer bir bina yoktur. Binanın caddeye bakan ön cephesi taş malzemeden neo-klasik ve neo- rönesans üslupta yapılmıştır. Görkemli ve ağırbaşlıdır. Arka cephesi ise tam aksine oldukça hareketli, ahşap giydirme cepheli ve uslüp olarak da oryantalist bir tarzdadır. Arka cephe tarihi yarımadaya ya da "eski" İstanbul'a bakarken ön cephe Galata'ya ve "yeni" İstanbul'a bakmaktadır. Bu üslup farklılığı kuşkusuz o dönemin dünyasını ve ruh halini de yansıtmaktadır.
 (Ön Cephe)

Gerek geç Osmanlı, gerek erken Cumhuriyet döneminde doğu ile batı arasındaki bu kültür farklılığı edebiyata, mimariye, resme ve diğer sanat dallarına yansır. Benim ilk aklıma gelen Peyami Safa'nın "Fatih- Harbiye" romanıdır. Fatih'te yaşayan Müslüman- Türk unsurlar temiz ve saf bir yaşam sürdürürken şehrin Beyoğlu- Harbiye kısımlarında yaşayan Gayri-Müslim, gayri-milli unsurlar kokuşmuşluğun ve sefih bir hayatın temsilcileri olarak gösterilirler.
(Arka Cephe)

Ancak bu değerler Osmanlının son döneminde kompartımanlar halinde yaşamayı beceren farklı kültürler arasında, zaman zaman gerilimler yaşansa da, bir dengeye oturmuş görünüyordu. Osmanlı Bankası binası her ne kadar "eklektik" bir yapısı var ise de bu dengenin somut bir göstergesidir.

22 Mayıs 2011 Pazar

İstanbul'un Fethini Yeniden Okumak ya da Ezberleri Bozmak

Fatih, 29 Mayıs 1453 Salı günü İstanbul surlarından içeri beyaz atıyla girdiği zaman, son Bizans İmparatoru 11. Konstantin Paleiologos elinde kılıçla son nefesini veriyordu. Kuşkusuz bu olay insanlık tarihini değiştirmiştir. Bazı tarihçilere göre Roma İmparatorluğu Bizans'ın düşmesiyle yok olmamış, şekil değiştirmiştir. Bir dönem Roma'da Papanın danışmanlığını yapan Grek kökenli filozof Georgios Trapezuntios 1466 yılında Fatih'e yazdığı mektubunda şöyle diyor: "Roma İmparatorluğunun başkenti Konstantiniyye'dir... Dolayısıyla siz Romalıların meşru imparatorusunuz... ve kim ki Romalıların İmparatorudur ve öyle kalır, o zaman da tüm dünyanın İmparatorudur." Burada Osmanlı'nın Roma İmparatorluğunun varisi olduğu kastedilir ki bunda haklılık payı vardır.

Bilinen resmi tarih Müslüman Türklerin kahramanlıkları, Hristiyan Bizans'ın "kahpe"likleri üzerine kuruludur. Ancak Fetih sadece Bizans'a yönelik bir hareket değil aynı zamanda Türk'ün Türk'e karşı bir iç savaşı olmuştur. Bu konuyu iki örnekle açıklamaya çalışalım. İstanbul'un fethi esnasında Müslüman Türklere karşı, şehri Bizans kuvvetleriyle omuz omuza savunan ve Müslüman Türkleri katleden Osmanlı Şehzadesi Orhan'dan ve Osmanlı ordularıyla birlikte Hristiyanlara karşı savaşan Hristiyan birliklerinden bahsedelim.
(Resmi Tarih Anlayışını Ti'ye Alan Kahpe Bizans Filminin Afişi)

Fetret dönemi padişahlarından Emir Süleyman (Süleyman Çelebi) 1402-1411 yılları arasında hüküm sürüp hutbe okutan ve para darp eden bir şahsiyettir. Kardeşi Mehmet Çelebi (1. Mehmet) ile girdiği iktidar mücadelesini kaybedince soy Mehmet Çelebi üzerinden devam etmiş, Süleyman Çelebi'nin soyu adeta tarihten kazınmıştır. İşte bu soydan olan Süleyman Çelebi'nin torunu şehzade Orhan, zaman zaman çağdaşı II. Murat ve oğlu II. Mehmet'e başkaldırmış ancak başarılı olamamıştır. Bu çaresizlik içinde Bizans'a sığınmış ve Bizans tarafından adeta rehin alınmıştır. Cem Sultan vakasının erken bir tezahürü olan Şehzade Orhan vakasındaki fark, şehzade Orhan'ın şehrin kuşatılması sırasında bizzat Osmanlılara karşı savaşmasıdır. Yanında kendine bağlı 600 kişilik bir Müslüman birlikle şehrin Yedikule surlarının bulunduğu bölgenin savunmasını üstlenmiştir. Kuşkusuz şehir düşerse sonunun idam olacağını biliyordu. Çünkü Bizans sık sık Fatih'i ve babası II. Murat'ı Orhan üzerinden tehdit ediyordu. Nitekim korktuğu başına geldi ve fetihten hemen sonra yakalanarak idam edildi. Fatih'in meşhur "nizam-ı alem için kardeş katli vaciptir" kanunnamesi yaşadığı dönemin özeti gibidir.

Diğer bir husus ise Fatih'in ordularında savaşan hıristiyan askerlerdir. Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi’nin İstanbul’un Fethi maddesinde konuya ilişkin birkaç satırları görmek mümkün. “Osmanlı ordusunda bilhassa toprak altında tünel kazan (lağımcı) grup arasında 300 kadar Sırp madencinin bulunduğu, ayrıca Alman, Bohemyalı, Macar ustaların görev yaptığı belirtilir. Silah ve teçhizat yönüyle çok kuvvetli olan orduda asıl gücü Anadolu ve Rumeli tımarlı askerler teşkil etmekteydi.(Prof. Dr. Ferudun Emecen)”  Bu Sırp lağımcılar Navo Brado gümüş madenlerinden getirilen ortodokslardır. Ayrıca şehrin düşmesinde en önemli rollerden birinin  Macar topçu ustası Urban'ın oynadığına kuşku yok. Urban, kuşatma sırasında hıristiyandır ve "şehit" olmuştur. Kuşkusuz bu birlikler Varna Savaşından sonra Osmanlı'ya Tımar sistemiyle bağlanmış ancak dinlerini değiştirmemiş Hristiyan sancak beylerinin bir bağlılık göstergesiydi. Ankara Savaşında Yıldırım Beyazıt'ın ordusundaki Hristiyan birliklerini gören Timur, Osmanlı ordusunu "kafir" ilan etmekten geri kalmamıştır. 
(Sultan Abdülaziz tarafından İngiltere Kraliçesi Viktoria'ya hediye edilen ve bugün İngiltere'de bulunan Urban topu. Bu top iki parçaya bölünmesiyle taşıma kolaylığı sağlıyordu ve döneminde bu büyük bir avantajdı)


Tüm bunlardan anlaşılıyor ki Fetih bugün algılandığı gibi ana ideolojik ekseni sadece din olan bir hareket değildir. Din ile olan ilişki son derece pragmatik görünüyor. Bu konu ile ilgili Halil İnalcık'ın 1952 yılında Belleten dergisinde yayınladığı makaleler çok önemli bir yol açmıştır. Ayrıca Emine Çaykara ile yaptığı nehir röportajı "Tarihçiliğin Kutbu" kitabını okuyabilirsiniz. 








18 Mayıs 2011 Çarşamba

Fatih'in İstanbul'u Yeniden İnşası ve Çılgın Projeler

İstanbul'un fetih yıldönümü yaklaştıkça bir takım etkinlikler hızlanıyor. Benim açımdan bunlardan en heyecan verici olanı Pera Müzesinde Prof. Halil İnalcık tarafından 24 Mayıs akşamı verilecek olan "Fatih'in İstanbul'u Yeniden İnşası" başlıklı konferansı olacak. Kuşkusuz bu konferans dışında artık fethetmeye doyamadığımız bu güzel kentin tekrar fetih animasyonlarını seyredeceğiz. Gemiler karalardan çekilecek, Ulubatlı Hasan surlara bayrak dikecek vs. Bu törenler "kahpe" Bizans'a karşı Türk'ün yenilmez iradesinin bir tezahürü olarak yaşanacak.

Artık tarih olmuş, 558 yıl önce yıkılıp gitmiş olan Bizans devletine karşı duyulan bu nefret hala ayaktadır. Zaman zaman sağ ve liberal basında kendilerine Anadolu Sermayesi ismini yakıştıran ve ağırlıklı olarak MÜSİAD etrafında örgütlenen bir kısım patron, geleneksel sermaye guruplarına -ki bunlar TÜSİAD etrafında örgütlenmiş olanlardır- "Bizans Sermayesi" yaftasını yapıştırırlar. Çünkü onlar İstanbul sermayesidir. Onları "milli" görmezler. Dolayısıyla bu sermaye gurupları açısından da İstanbul hala bir arzu nesnesi durumundadır. Bir yandan İstanbul'u soylulaştırma çabaları diğer yandan kendi yarattıkları çakma Bosphorus projeleriyle bir görgüsüzlük bir hazımsızlıktır gidiyor. Ancak sadece sermaye gurupları değil, sıradan insanlarında zihin dünyasında İstanbul hem harici, öteki, her daim fethedilmeyi hak eden bir "kızıl elma" durumundadır. İzmir ne kadar "gavur" ise, İstanbul o kadar "Bizans"tır. İstanbul'da doğmuş büyümüş birçok insan kendini İstanbullu addetmez, İstanbulluyum diyemez. İstanbul'da doğup büyüyen Erzincanlıların ne kadarı Erzincan'ı hayatlarında bir kez görmüştür, ve ne kadarı İstanbulluyum der, bir merak konusudur. Bu ait olamama durumu, bu geçici olma hali ise İstanbul'u korumaktan ziyade sadece faydalanma fikriyatını geliştirir.

Buradan bu muhafazakar kesimlerin torunu olmaktan övündükleri Fatih'in fetihten hemen sonra İstanbul'un imarı için neler yaptığını kısaca özetlemek gerekir. Fatih şehri devraldığı zaman 4. Haçlı seferi sırasında yakılıp mahvolmuş nüfusu 50 bine düşmüş bir şehir vardı karşısında. İnsanlık tarihinin en büyük yağması olarak adlandırılan 4. Haçlı seferinde Katolik orduları "Şehirlerin Ecesi- Kraliçesi" sayılan İstanbul'un adeta ırzına geçmişler, ne varsa yağmalamışlar, Ayasofya'yı at ahırı olarak kullanmışlardı. 1261'de şehre geri alan Ortodokslar tamamen mahvolmuş bir İstanbul'la karşılaştılar. 1453'e gelindiğinde şehrin çoğunluğu savaşmamaktan yanaydı. Çünkü Türkleri balkanlarda yaptığı uygulamalardan biliyorlardı ki teslim olurlar ise canlarına ve mallarına dokunulmayacaktı. Bu hareketin önderi ve Fetihten sonra Fatih tarafından Ekümenik Patrik olarak atanacak olan Gennaidos II  taraftarları halkı savaşmamaya çağırıyordu. Son Bizans başveziri Lukas Notaras'ın "Ayasofya'da Papanın serpuşunu görmektense Müslüman'ın sarığını görmeyi tercih ederim" dediği rivayet edilir.  Bu çağrı karşılığını buldu ve fetihten sonra bu çağrıya uyan mahallelerde özellikle Fener ve Samatya bölgesinde  yağma sınırlı tutuldu.



Fatih zaten harabeye dönmüş, nüfusu 50 binin altına düşmüş bu güzel kentte çok büyük bir imar hareketi başlattı. Ancak bu imar hareketi mevcut olanı yıkmak ve yenisini yapmak şeklinde olmadı. Onları bir anlamda "devşirerek" yeni işlevler kazandırdı. Bunun en somut örneği Ayasofya ve surlardır. Bunun dışında özellikle fetihten sonra Mora ve Girit'e kaçan tüm Rumları şehre geri çağırarak can ve mal emniyetlerini sağladı. Ayrıca Anadolu ve Rumelinden Müslümanları da şehirde zorunlu iskana tabii tuttu. Tüm Divan-ı Hümayun üyeleri ile devlet bürokrasisinin ileri gelenlerine İstanbul'un imarı için destek vermelerini zorunlu kıldı. Bu şahıslar İstanbul'da Camii ve külliye yapma yarışına girdiler. Bu şekilde adeta İstanbul yeni baştan yaratıldı.

Fatih İstanbul'u Akdeniz havzasının merkezi yapmak istiyordu, tıpkı 11 Mayıs 330 da bu şehri Roma İmparatorluğunun başkenti ilan ederek o dönem bilinen dünyanın başkenti yapmak isteyen Büyük Konnstantin gibi. Bu açıdan bu şehrin iki kurucusundan biri Fatihtir.

Geçmişe yönelik hazımsızlık cahillikle birleşerek siyasi ve ekonomik rant arzularını kamçıladıkça kaybeden hep bu şehir olmuştur. 1990 lı yıllarda Refah partisinin yerel belediyeleri almasıyla birlikte İstanbul surlarının restorasyonu için ihalelerin yenilenmeyeceği duyuruldu. Ama esas bombayı o dönemin Refah Partisi genel başkan yardımcısı Oğuzhan Asiltürk patlattı. Asiltürk İstanbul'daki tüm surların yıkılarak yerine toplu konut yapılmasını öneriverdi. Asiltürk'e göre "surları savunan Bizans'lıydı" Ayrıca ona göre Çemberlitaş'ta yerinden sökülüp Sultanbeyli'de gecekondu yapımında kullanılabilir, hatta Yerebatan sarnıcı da otopark yapılabilirdi. Asiltürk'ün surların yıkılması konusundaki önerisine ilk ve en güçlü destek dönemin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'dan gelmiş. Erdoğan'a göre batı Trakya Türklerinin mabetleri yıkıldığı için, surların yıkılması da caizmiş. Ayrıca yıkılmamasını savunanlara "domuzdan yana olmayın" diyerek mesaj vermiş. Siyasette çıraklık yıllarıydı herhalde...
27-12-1994 Milliyet

Bugüne geldiğimizde İstanbul birbiri ardına patlatılan çılgın projelerle adeta ikinci kez fethediliyor. Su havzaları, çöp alanları, ormanlık araziler, 2B alanları şantiyelere dönüşmüş durumda. Bugün bu gidişe karşı çıkanlara Bizans'lı denmiyor belki ama "geri kafalı, çağdışı" olmakla suçlanıyorlar.  Bu kalkınmacı, liberal zihniyete sadece soldan değil İslamcı hareketin kendi içinden de muhalefet yükseliyor. Bunca yağma ve talandan sonra akıl baliğ olanların bir araya gelerek bu duruma bir dur demeleri artık kaçınılmazdır.

5 Mayıs 2011 Perşembe

Erguvan: İstanbul'da Bir Mevsimin Adı

Geçtiğimiz yıl İstanbul Belediyesi bir anket yaparak yeni alınacak otobüslerin renginin bundan böyle erguvan rengi olacağını ilan etti ve otobüsler yavaş yavaş erguvan rengine dönmeye başladı. İstanbul'un ve Boğaziçi'nin simgesi olan bu ağaç aynı zamanda bir mevsimin de adıdır, Erguvan mevsimi...


Erguvan (Cercis siliquastrum) baklagiller familyasından bir ağaç türü. Boğaziçi'nde Güneyden başlayarak kuzeye doğru uzanan tüm yeşil alanlarda Mayıs başında çiçeklenir. Boğaziçi'nin bazı koruları bu mevsimde adeta mora keser. Özellikle Üsküdar Fethi Paşa korusunda, Kanlıca Mihrabad korusunda, Hidiv korusunda Kandilli Cemile Sultan korusunda yoğun olarak görülür. Çubukludan sonra tamamen yok olur. Kuzey rüzgarını sevmeyen narin bir ağaçtır. Mimoza nasıl ki adaların alamet-i farikası sayılıyorsa, erguvan da aynı şekilde Boğaziçi'nin simgesidir. O kadar ki Süheyl Ünver Boğaziçi'nin adının Erguvan boğazı ve mayıs ayının adını da  erguvan ayı olarak değiştirilmesini önermiştir. 




Bir efsaneye göre erguvan aslında beyaz renkli çiçek verirken İsa'ya ihanet eden Yahuda pişman olup kendini bir erguvan ağacına asar. Bu utanca dayanamayan erguvan ise ondan sonra mora kesmiş.


Erguvan'ı asıl İstanbullu kılan Bizans hanedanının rengi olmasından gelir. Bizans'ta sıradan insanların erguvan rengi  giysi giymeleri yasaktı. Zaten isteseler de giyemezlerdi çünkü binlerce deniz kabuklusunun öğütülmesinden ancak birkaç gram boya elde edilebiliyordu. Bu nedenle de bu renk giysiler çok pahalıydı. Ancak yine de Bizans işi sağlama almış ve yasal kısıtlamalar getirmişti. İmparator 6. Leon devrinde yazılmış Praefectura Kitabı'ndan anladığımıza göre başta erguvani ipek olmak üzere "yasaklanmış malların" barbar ulusların eline geçmemesi için çeşitli tedbirler alınmıştır. (Aktaran Cyril Mango "Bizans: Yeni Roma İmparatorluğu" YKY yayınları) Bizans İmparatorları kendilerini "erguvan kanlı" olarak tanıtırdı. İmparatorların çocukları erguvan renkli odalarda doğar ve oralarda yaşarlardı. Bu çocuklar "Porphyrogenitos" yani "erguvan içinde doğmuş" ünvanını alırlardı. Helence de Porfira erguvan rengi anlamına gelir. Porfir aynı zamanda kırmızımsı, mora çalan bir mermer çeşididir ve dünyada  sadece Mısır'da çıkar. Bizans'ın en kutsal mabedi Ayasofya'da porfir mermerden sütunları görebilirsiniz.
(Arkeoloji Müzesindeki İmparator Lahiti)


Kayserialı (Kayserili) Eusebios'un şehrin kurucusu sayılan Büyük Konstantin'in cenaze törenini şu satırlarla betimliyor: (Konstantinin) Mor kumaşlara sarılı altın tabut içindeki bedeni kendi adıyla anılan kente getirilmişti. Burada, sarayın anı salonunda ölü hükümdar son kez halkının önüne çıkıyordu. Sırasıyla bütün maiyetindekiler, generaller, senatörler ve imparatorluğun daha alt kademelerinde olanlar, başlarında tacı ile morlar içinde yatan hareketsiz insanın önünde eğilerek saygılarını sundular" (Aktaran Doğan Kuban, İstanbul Bir Kent Tarihi S. 42-43) 




Erguvan sadece Bizans İmparatorluğunda değil, Osmanlı'da da değer verilen bir ağaçtı. 14. yüzyılda, Yıldırım Bayezit’in damadı Emir Sultan tarafından başlatılan erguvan şenlikleri 19. yüzyıla kadar sürmüş. 18. yy'da Boğaziçi'de erguvan ağaçlarının çoğaltılması için fermanlar yazıldığını biliyoruz.  Son yıllarda Bursa Büyükşehir Belediyesi bu kültürü, Emir Sultan Geleneği ve Erguvan Bayramı adıyla yeniden canlandırmaya çalışıyor.


Dolayısıyla İstanbul için erguvan sadece bir otobüs rengi değildir.


Tanpınar'ın "gülden sonra bayramı yapılacak çiçek varsa o da erguvandır." dediği bu güzel ağaçtan Boğaziçi'nde sadece 1200 tane kalmıştır. Nisan-Mayıs ayı içinde, kendinize vakit ayırıp, bir dilenci vapuruna atlayarak kavaklara kadar erguvan seyrede seyrede çıkmanızı, kavaklarda iki duble rakıyla bahara merhaba demenizi tavsiye ederim.