8 Şubat 2012 Çarşamba

İstanbul'un Balıkları ve Karekin Efendinin Kitabı

Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Huzur romanı Fethi Naci'nin deyimiyle "Türkçede yazılmış en güzel aşk romanı" dır. Ancak yine Fethi Naci'ye göre romanın güzelliğini arka planda sürekli tasvir edilen ve Tanpınar'ın da büyük bir aşkla bağlandığı İstanbul şehrinden gelir. Roman boyunca Boğaziçi başta olmak üzere, Tarihi Yarımada ve Beyoğlu gibi semtler adeta bir roman karakteri gibi karşımızdadır. Roman 1938 yılının kış aylarında başlar. Romanın baş kahramanı Mümtaz aşkını yitirmiş bir mecnun olarak, acısını unutmak için sahaflara kapağı atmış kitapları karıştırırken "Karakin efendinin balıkçılık kitabı"yla karşılaşır. (Huzur. Ahmet Hamdi Tanpınar. Dergah Yayınları 18. Baskı. S. 47) Tanpınar'ın kitabında geçen ve anladığımız kadarıyla 1940'lar Türkiye'si için bile efsanevi bir çalışma olan bu kitap, İstanbul halkının ve kültürünün balıkla olan ilişkisini görmemiz açısından çok önemli bir eserdir. 1335-1915 yılında Duyun-u Umumiye Matbaası tarafından basılan bu kitap için Reşat Ekrem Koçu İstanbul Ansiklopedisinin 4. cildinde şunları yazıyor: "'Balık ve Balıkçılık' milli kütüphanemizde benzerine ender rastlanan muazzam eserlerdendir ve kendi mevzuunda ise tek eserdir.Bugün İstanbul suları balıkçılığı hakkında birşey biliyor isek, hepsini İstanbul Balıkhanesine heykeli dikilecek koca adam Karakin Bey Deveciyan'a boçluyuzdur." Aras Yayınları tarafından 2006 yılında yeniden basılan 500 sayfanın üzerindeki bu kitap dört bölümden oluşuyor.  Genel bir sınıflandırma ile Osmanlı Devleti sınırları dâhilindeki deniz ve tatlı su balıklarının hepsi detayıyla ele alınmış, ikinci olarak av alet ve avlanma araçları tanıtılmış, en sonunda ise balık ve balıkçılık ile ilgili kanuni düzenlemelere, tablolara ve elli sayfalık Türkçe-Fransızca ve Fransızca-Türkçe bir sözlüğe yer verilmiştir.
(Karekin Deveciyan'ın 1915 Tarihli Kitabı)

Kitabın bence en eğlenceli kısmı Boğaziçi'nde balıkçıların tabiriyle Voli yerlerini  (balık yatakları) gösteren , hangi balığın nereden ve nasıl avlanacağını tarif eden şema ve haritalardır. Bir de kuşkusuz sonuncusu geçtiğimiz yıllarda Beykoz'da bulunan ve bildiğim kadarıyla artık kaldırılan Dalyan'larla ilgili bölümlerdir. Bir zamanlar Boğaziçi'nin ayrılmaz bir parçası olan Dalyanlar bugün tamamen yok olmuş durumda. Tıpkı kitapta gravürlerle çizilmiş birçok balık türünün yok olması gibi.  
(Bebekte bir dalyan. 1843 tarihli bu fotoğraf herhalde İstanbul'da çekilmiş en eski fotoğraflardan)

Nesli tükenmek üzere olan balıklardan en önemlisi Lüfer'dir. Palamut boğazın kralı ise lüfer de kraliçesidir. İskenderiye, Beyrut, İzmir ve Selanik'te de Lüfer çıkar ama hiçbirisinin tadı Boğaz'da çıkan Lüfer'in yanına yaklaşamaz. Bu nedenle Lüfer Levant coğrafyasının balığıdır diyebiliriz. Ancak özdeşleştiği kent İstanbul'dur. Tanpınar'ın romanına dönersek Lüfer ile Boğaziçi'ni şöyle özdeşleştiriyor. "Eylül sonlarına doğru lüfer avı Boğaz'ı tatmak için yeni bir vesile verdi. Lüfer, Boğaz'ın belki en cazip eğlencesidir. Beylerbeyi'nden ve Kabataş'tan başlayarak Telli Baba'ya ve Kavaklar'a kadar iki kıyı boyunca uzanan, akıntı ağızlarında kümelenen bu aydınlık eğlence, bilhassa mehtapsız gecelerde yer yer küçük şehrayinler yapar. Öteki avların bir nevii iş içinde pişme, uzak seferler istemesine mukabil, o bulunduğunuz yerde, hemen her kesle beraber yapılan oyundur" (Sayfa 196)
Artık bu oyundan mahrumuz... 
(Deveciyan Kitabındaki Lüfer Gravürü)


Deveciyan Ailesinin Olağanüstü Hikayesi
Gelelim Deveciyan ailesinin olağanüstü hikayesine. Reşat Ekrem Koçu'nun "heykelini dikmek lazım" dediği Karekin Deveciyan, 1867 Harput’ta doğdu. Harput’taki Fransız okulunda sonra, İstanbul’daki Lusavoriçyan Katolik okulunda öğrenim gördü. 1891’de Düyun-u Umumiye-i Osmaniye İdaresi’nde memur olup; Bursa, Bandırma, Selanik, Sivas ve Beyrut’ta görev yaptı. 1910’da İstanbul Balıkhanesi Merkez Müdürlüğü’ne, 1917’de Balık İşleri Başmüfettişliği’ne, 1922’de Balıkçılık Başkontrolörlüğü’ne atandı. 1926 tarihinde kitabın Pêche et Pêcheries en Turquie (Türkiye’de Balık ve Balıkçılık) adı altında geliştirilmiş yeni baskısı Fransızca olarak yayınlandı. 31 Mart 1927’de, 36 yıl çalıştığı Düyun-u Umumiye’den emekli oldu. İstanbul’da Ortaköy sahilindeki evinde ölünceye kadar huzur içinde emeklilik hayatı yaşayan ve yüz yaşına yaklaşan Karekin Deveciyan, 8 Ocak 1964’te öldü ve Şişli’deki Ermeni Katolik Mezarlığı’na defnedildi. Karekin Deveciyan'ın kitabının da basıldığı 1915 yılının 23 Nisan günü sürgüne yollanmasının bir Türk albayı tarafından engellendiğini torunun Patrick Deveciyanla yapılan röportajdan öğreniyoruz. http://dunya.milliyet.com.tr/-turkiye-neden-talat-pasa-yi-savunuyor-/dunya/dunyadetay/21.01.2012/1491743/default.htm
(Karekin Deveciyan)

Karekin Deveciyan'ın oğlu Roland Deveciyan 1901 yılında İstanbul'da doğdu. Galatasaray Lisesini bitirdikten sonra kazandığı bir bursla 1919'da Paris'e gidiyor. Ancak giderken pasaportuna bir damga vuruluyor. "Bir daha asla Türkiye'ye giremez" diye. Roland Deveciyan Fransız vatandaşı olmayı da reddediyor ve bir "haymatlos" olarak dünyadan göçüyor. Ancak geriye mucidi olduğu düdüklü tencere'yi ve Patrick Deveciyan isimli oğlunu bırakıyor. Patrick Deveciyan tarafından "tam bir Osmanlı" olarak tanımlanan Karekin ve Roland Deveciyanlarla ilgili şu röportajı okuyabilirsiniz: http://bianet.org/bianet/bianet/78157-deveciyan-gecmisini-ve-1915i-anlatiyor
1944 doğumlu Patrick Deveciyan bugün Fransa'daki Ermeni Diasporasının en mühim simasıdır. Ermeni Soykırım yasalarının mimarı kabul edilen Deveciyan en son 30 yıl önce teyzesinin cenazesi için Türkiye'ye gelmiş. Bir dönem Sarkozy'nin partisi UMP'de çok önemli görevler üstlenen ve Başbakan olacağı dahi söylenen Patrick Deveciyan 2008'den sonra kabineye girememiş, ancak halen aktif siyasete devam ediyor.
(Son Ermeni Yasasından Sonra Sarkozy, Boyer ve Deveciyan Aleyhine Yapılan Bir Afiş)

Heykeli dikilmelidir denilen bir dede ve Türkiye'nin nefretini kazanmış bir torun. Türkiye'deki Ermeni meselesini tahlil etmek için bu ailenin hikayesine bir bakmak yeterlidir sanıyorum...



26 Ocak 2012 Perşembe

Şehzade Mustafa'nın Katili Zal Mahmut ve Amcasının Katiliyle Evlendirilen Şah Sultan

1. Süleyman'ın (Kanuni) ilk şehzadesi Şehzade Mustafa'yı nasıl katlettirdiğine daha önceki bir yazımızda değinmiştik. ( http://kulturistanbul.blogspot.com/2011/01/cihangir-camii-kanuni-ile-hurremin.html) Şehzade Mustafa üzerine çullanan 7 dilsiz cellatla baş etmeye çalışırken arkadan yaklaşan Zal Mahmut Ağa kimilerine göre kement ile, kimilerine göre balta ile genç şehzadeyi katleder. Kanuni o denli öfkelidir ki hanedana mensup bir kişinin balta ile katledilmesini gözardı eder ve hatta Şehzade Mustafa'nın cesedinin çadırın önünde sergilenmesini emreder. Maksat Mustafa'ya bel bağlayanların son umutlarını da kırmaktır.
Bu kollektif cinayetin tetikçisi Zal Mahmut Ağa ise basit bir saray görevlisi iken (Kapıcıbaşı) ödüllendirilerek 1560-66 yılları arasında Anadolu Beylerbeyi görevine atanır. Artık taht yolu Sarı lakaplı Hürrem'den olma 2. Selim'e açılmıştır. 2. Selim babasının vefatından sonra ilk iş katledilen kardeşi şehzade Mustafa için Bursa'da bir türbe yaptırmak olur. İkinci olarak kardeşini katleden Zal Mahmut Ağa'yı İstanbul'a çağırır ve onu kızı Şah Sultan ile evlendirir. Ne de olsa bu Zalim paşa sayesinde tahta oturmuştur. Minnetini göstermenin en güzel yolu da bu adamı hanedanın bir üyesi yapmak olacaktır. Sarı Selim bununla da yetinmez ve Zal Mahmut Ağa'yı Divan-ı Hümayün'da 5. Vezirliğe yükseltir. 
Zal Paşa, karısı Şah Sultan ile 1580 yılında aynı sene vefat eder. Vefat etmeden önce bir cinayetle elde ettiği servetini Eyüp semtinde Mimar Sinan'a yaptırdığı Zal Mahmut Ağa Külliyesine vakfeder. Bugün hala Eyüp'te Zal Paşa Caddesi ve Zal Mahmut Ağa Külliyesi ayaktadır. Orhan Asena "Ya Devlet Başa ya Kuzgun Leşe" adlı tiyatro oyunuyla Kanuni dönemindeki bu kepazelikleri çok güzel anlatmıştır. Ya devletin başı ya da kuzgunların leşi olunan bir coğrafyanın güzel bir özeti gibidir, Orhan Asena'nın oyunları...
Zal Mahmut Paşa Külliyesi

Külliyenin Planı


8 Ocak 2012 Pazar

Bir Karabasan'dan Ütopya'ya Yassıada'nın Kısa Tarihi

Yassıada sadece yakın tarihimizin değil, oldukça eski çağlardan beri politik sürgünlerin uğrak yeri olagelmiştir. Yassıada deyince ilk olarak akla 27 Mayıs yargılamaları ve Menderes'in idamı gelir. Ancak İstanbul'un diğer adaları gibi, Yassıada'da sadece yakın dönemde değil, Bizans'tan beri politik sürgünlere ev sahipliği etmiş, onların son günlerini burada eziyet çekerek tamamlamalarına zemin oluşturmuştur. Bizans devrindeki adı da yassı anlamına gelen Plati'dir.

Adanın bilinen ilk sürgünü 4. yy da Ermeni katoğigosu 1. Nerses'tir. Ayasofya'nın muhteşem İmparator kapısını Tarsus'tan söktürüp buraya yerleştiren İkona karşıtı İmparator Teofilos 830-40 arası adaya bir manastır inşa ettirmiştir. Teofilos ikona karşıtı son imparator olarak hakkın rahmetine kavuşunca, İkona taraftarı din adamları gönderildikleri sürgünlerden geri dönmeye başlarlar. Bunlardan biri olan Patrik İgnatios'ta 860 yılında 40 Azize'ye adanan bir kiliseyi adaya inşa ettirir. Bu manastırın altında kalan mahzenlerde ise mahkumlar korkunç şartlarda yaşam mücadelesi veriyorlardı. 12. yy'a gelindiğinde İmparator Manuel Komnenos adayı ve içinde harabe haline gelmiş manastırı yeniden ihya etti. Ancak Bizans zayıfladıkça İstanbul dışındaki yerlerde de denetimi azalmaya başlar. Bunun en güzel göstergesi de adaların sık sık korsanlar tarafından talan edilmesidir. 13. yy da Latin, 14. yy da Rus korsanlar tarafından Yassıada yağmalanır, buradaki keşişler ve mahkumlar öldürülür.
Diğer adalardan farklı olarak Yassıada, İstanbul'dan ulaşımı en zor ve en uzak adası sayılır. Bu nedenle fetihten sonra Osmanlı devrinde ada hep boş kalmış yerleşim olmamıştır. Ta ki, 1850 lerde İngiltere'nin İstanbul Büyükelçisi Sir Henry Bulwer Yassıada'yı satın alıncaya kadar.


Sir Bulwer 1801 yılında doğmuş, henüz 30 yaşında İngiliz parlamentosuna seçilmiş soylu bir kişiydi. Daha sonra İngiliz Hariciye'sine girdi. 1837'de kısa bir süre İstanbul'da elçilik katibi olarak görev aldı. Ancak bu kısa süre onun İstanbul'a hayran kalmasına yetti. Kendinden önce görev yapmış efsanevi büyükelçi Sir Stanford Canning'in halefi olarak göreve başladığında Osmanlı Devleti tarihinde ilk kez Fransızları ve İngilizleri aynı anda yanına alarak Ruslara karşı Kırım Savaşını kazanmıştı. Tabii 1839'da yaptığı meşhur Baltalimanı Ticaret Anlaşması karşılığında..! 1855-56 Kırım Savaşı sayesinde İngiltere Galata'da adeta özerk bir yönetim ilan etmişti.
(Yassıada'da kadınlı erkekli kalabalık bir gurup)

İşte bugünlerde işbaşına gelen Sir Bulwer, Yassıada'yı satın alarak buradaki manastırın kalıntıları üzerine  anglo-sakson kalelerini andıran bir malikane inşa ettirdi. Manastırın mahkum hücrelerini ise şarap mahzeni olarak değerlendirdi. İstanbul'dan bazı adamlar getirterek burada üzüm bağları kurmaya çabaladı. Ancak 20. yy'da bile ulaşımı oldukça meşakkatli olan bu adaya, bu kadar yatırım yapılması gerçekten akıl dışı bir davranış olsa gerek. Nitekim halk arasında, Sir Bulwer'in adayı ileride İstanbul'u işgal etmeyi planlayan İngiliz hükümetinin burayı üs olarak kullanması için satın aldığı dedikodusu yaygındı. Bir de tabii kadınlı erkekli kabalık gurupların adaya gidip gelmesi cinsel fantezi düşkünü bir kısım ahalinin başka dedikodularına da yol açıyordu. Neticede bu çılgın ütopya büyükelçinin parasının bitmesiyle sona erdi. Sir Bulwer 7 sene görev yaptığı İstanbul'dan ayrılırken adayı da Mısır Hidivi İsmail Paşa'ya sattı. İsmail paşa asla ayak basmayacağı bu adayı neden satın aldığı ise Süveyş Kanalı açılırken açıklığa kavuşacaktır. Kaz gelecek yerden civciv esirgenmez.


Sir Bulwer'den 25 yıl sonra İstanbul'a gelerek adayı gezen Gustave Schlumberger henüz otuz yıl önce inşa edilmiş şato ve malikanenin içler acısı bakımsızlığını ve Hidiv'den maaş alan birkaç bekçinin buradaki korkunç yanlızlığını Prens Adaları adlı seyahatnamesinden okuyoruz. Gustave Schlumberger'e göre bu proje gerçekten "çılgınca" idi.
Ada 1947 yılında Deniz Kuvvetleri Komutanlığı tarafından Hidiv ailesinin mirasçılarından satın alındı ve sonrası malum burada kurulan Deniz Üssünde Cumhuriyet tarihinin en önemli duruşmaları gerçekleşti ve Prens Adalarında Bizans'tan beri yüzlerce kez tekrarlanan bir gelenek rücu etti. Başbakan Menderes idam edildi.

Bugün hala uzaktan baktığımızda Sir Bulwer'in Anglo-Sakson şatosunun güzel silüeti ile Menderes'in idam edildiği askeri tesislerin ürkütücü ve çirkin silüeti birbirine karışır. Kültür Bakanlığı şimdi burada bir "demokrasi müzesi" kuracakmış. Umarım restorasyona önce bu egzantrik şatodan başlarlar ve o çirkin yapıların hepsini yıkarlar...


 (Adanın bugünkü çirkin hali)
(Adanın ikinci sahibi Hidiv İsmail)

21 Aralık 2011 Çarşamba

Sultandan Para Dilenerek İnşa Edilen Zeki Paşa Yalısı 115 Milyon Dolara Satılığa Çıktı

İstanbul Life dergisinin Aralık 2011 sayısından öğrendiğimize göre Uluslarası şöhrete sahip Sotheby's firması İstanbul'daki emlak piyasasına da el atmış ve yaklaşık bir yıldır bu alanda faaliyetler sürdürüyormuş.  Yine aynı dergiden öğreniyoruz ki firma ağırlıklı olarak Boğaziçi'ndeki yalılarla ilgileniyor ve elindeki en değerli "parça" Rumelihisarı'ndaki Zeki Paşa yalısı imiş. Firma yetkilisi hanımefendinin ifadesiyle yalının değeri 115 milyon dolarmış ve kalabalık yaşamayı seven Arap şeyhleri ile burayı otele çevirmeyi düşünen Amerikalı yatırımcıların ilgisine mazhar olmuşlar. Yine de hanımefendi gönlünün Türk bir alıcı çıkmasından yana olduğunu ifade ediyor. Uluslararası yatırımcı bir şirketin temsilcisinden göz yaşartıcı bir hassasiyet!
(Tophane Müşiri Zeki Paşa Yalısı)

Üniversite çağlarımızın haytalık mekanlarından olan Rumelihisarı sahilinde şarap içip, şimdi Borusan holdingin eline geçen Perili Köşke ve sahildeki metruk Zeki Paşa "Apartmanı"na bakarak bu yapıların hikayelerini çok dinlemişliğim oldu. Özellikle boğaza hiç yakışmayan bir iriliğe sahip Zeki Paşa yalısının epeyce enteresan bir hikayesi vardır.

Zeki Paşa 2. Abdülhamit döneminde yaşamış ve Müşir (Mareşal) rütbesine kadar çıkmış bir asker. Kendisi Tophane Müşiri olarak anılıyor. Bu yapıyı daha da ilginç kılan ise mimarı Aleksandr Vallaury olması. Vallaury'nin İstanbul'da inşa ettiği bina sayısı saymakla bitmez. Ancak en bilinenlerinin şimdi İstanbul Erkek Lisesi binası olan Düyun-u Umumiye binası ile Bankalar Caddesindeki Osmanlı Bankası binası olduğunu hatırlatalım. Vallaury'nin Boğazda inşa ettiği bir diğer yalı şimdilerde Suzan Sabancı'nın elinde bulunan Yeniköy'deki masalsı Afif Paşa Yalısıdır.
Aleksandr Vallaury'nin Yeniköy'de İnşa Afif Paşa Yalısı

Abdülhamit'in has adamlarından biri olan Zeki Paşa padişahına sadıktı. Zaten bu durumun en önemli göstergesi sultanın bütün vehimlerine rağmen onu 20 yıl boyunca askeri okulların başında tutması olmuştur. Sadakat, Sultan Hamit'in birincil ölçütü idi. Bunu bilen Zeki Paşa'da daha sonraki dönemlerde Sultan Hamit'i iktidardan düşürecek olan kadroların yetiştiği askeri okulların açılış merasimlerinde "Efendiler! Bize sizin ilminiz değil, yalnız uğur-i hümayunda sadakatiniz matlubdur" diyebilmiştir. Ancak öyle anlaşılıyor ki her ne kadar Sultana sadakati herşeyin önüne koysa da zaman zaman deli fişek İttihatçı öğrencilere müsamaha göstermiştir. Bunun en güzel örneğini İttihat Partisinin kurcularından İbrahim Temo'nun anılarında görüyoruz. Paşa bir teftişte yatağının başucunda Namık Kemal, Ali Süavi, Midhat Paşa gibi şahsiyetlerin resimleriyle yakaladığı İbrahim Temo'nun okuldan atılmasına mani olmuştur. Yine Temo'nun anılarından öğrendiğimize göre örgüt üyelerinden Ahmet Bahtiyar Efendi okulun revirinde yatarken Temo'dan silah isteyip Hamit'in adamı olarak gördükleri okul komutanı Zeki Paşayı vurmak istemiş. Ancak Temo bu intihar saldırısına müsaade etmemiş, "Ahmet'i okşayarak bu son nefesinde darağacında görmememi ve ne olsa Zeki Paşa'nın mektepliler hakkında gösterdiği ve yaptığı iyilikleri hatırlatarak bu feci kararından onu menettim" diyerek belki de Zeki Paşa'ya olan borcunu ödemiştir.
(Tophane Müşiri Zeki Paşa)

Ancak yine de Zeki Paşa Sultan Abdülhamit'in has adamıydı. O dönemin meşhur jurnal "müessesesinin" bir parçası idi. Herkesin herşeyi saraya jurnallediği bu devirde,  paşa sadece rejim karşıtlarını değil, işi abartıp önlem olarak kendini dahi jurnallemiştir. Dönemin genç valilerinden Mehmet Tevfik beyin anılarından öğrendiğimize göre paşa sık sık gittiği yerleri, görüştüğü kişileri ya da görüşmeyi düşündüğü kişileri başkalarından evvel kendisi saraya bildirir, bazı durumlarda müsaade istermiş.
(Tophane Topçu Kışlası-1890)

1899 yılında padişaha yazdığı bir mektup o devrin devlet adamı profilini vermesi açısından enteresandır. "Allah için merhamet buyurulması ve hiç olmazsa yaz günleri evladı ubeydanemin tebdili havasına medar olmak üzere Rumelihisarında harabe halini almış olup enzarı ammeye karşı bir fena manzara teşkil eden sahilhanei ahkaranemin inşaası için hazine-i hassai şahanelerinden beher hafta yüzer liratediye buyurulmak üzere beş bin lira ihsan buyurulmasını istirham ederim" (Tahsin Paşa, Abdülhamit ve Yıldız Hatıraları, İmge Yayınları)  Anlaşılıyor ki devletin mareşali sultandan para dileniyor! Diğer anlaşılan husus ise yalının 1899 tarihinde henüz inşaat halinde olması.

Ancak paşanın kaderi Sultan'ın 2. Meşrutiyeti ilanı ile değişiyor. Sultan otuz küsur yıl süren iktidarı süresince en çok tepki çeken "mesai" arkadaşlarını feda ederek bir süre daha iktidarda kalmayı deniyor. İlk feda edilecekler arasında Zeki Paşa'da bulunuyor. Paşa tutuklanıyor ve Bizans'tan beri politik sürgünlere ev sahipliği yapmış Büyükada'da "ikamete memur" ediliyor. Hariciyeci Manuk Azaryan'a ait köşkü satın alan Paşa'nın bu sıralarda egzantirik bir kişiliğe sahip gazeteci Ali Kemal ile tanışır. İkisinin de ortak yönü İttihat Terakki düşmanlığıdır. Ali Kemal'in  bu İttihat düşmanlığı zamanla Milli Mücadele düşmanlığına evrildi. 1. Dünya Savaşından sonra Zeki Paşa'nın kızı ile evlenen İstiklal Caddesinde şimdiki Odakule binasının yanında yer alan kayınpederinin köşküne yerleşen Ali Kemal, azılı bir Mustafa Kemal düşmanı oldu. Yazılarıyla açıkça işgal kuvvetlerini destekledi.Bedelini de savaşın sonunda İzmit'te linç edilerek ödedi.
(Zeki Paşa'nın Damadı Ali Kemal)

Paşa'ya gelince Büyükada'dan başlayan sürgün yılları, Rodos ve bir süre Viyana'da devam ettikten sonra, savaşın sona erip İttihatçıların tasfiyesi ile, İstanbul'da nihayetleniyor. Bu arada tüm diğer Osmanlı bürokratları gibi ikbal devrinde edindikleri malları satıp savarak geçiniyorlar. Bu mallar arasında Rumelihisarındaki yalı da var. Yalı önce Sabiha Sultan'a onlardan da Baştımar ailesine geçiyor. Sultandan para dilenerek inşa edilen bu yalı şimdilerde yeni sahibini bekliyor.
(Yalının Eski Bir Fotoğrafı)

6 Aralık 2011 Salı

İstanbul'da Bir Rakı "Evliyası": Bekri Mustafa

Memleketimiz tuhaf tezatların bir arada yaşadığı, birçok kültürün içiçe geçip sentezlendiği mümbit bir toprağa sahip. Bu tuhaflıklardan birisi de evliya bolluğudur. O kadar çok evliya yetiştirmişiz ki sadece tespit edilebilenlerle 10 ciltlik ansiklopedisini bile çıkarmışız. Tabii bu bir ihtiyaçtan doğuyor. Her evliyanın kendine göre bir hikmeti var. Çocuk isteyen kadından, sınavda başarı niyaz eden talebeye kadar toplumun her kesiminden insan yüzyıllar boyu evliyalardan medet ummuş, dilek tutmuş, mum dikmiş, çaput bağlamış. Bu hem orta asya şaman adetleriyle, hem de Bizans dini ritüelleriyle çok örtüşen bir davranış tarzıdır.

Ancak bunların içinde çok müstesna bir evliya vardır ki hem fıkralara hem filmlere konu olmuş, İstanbul'un meşhur ayyaşlarından Bekri Mustafa'dır. Bekri Mustafa malum nüktedan, hazır cevap kişiliği ile Nasrettin Hoca'nın kentli hali olarak Karagöz oyunlarında bile bir karakter olarak karşımıza çıkar. 4. Murat devrinde yaşamış bu meşhur zatın 4. Murat'ın içkiyi ve her türlü zevk verecek "zıkkım"ı yasakladığı dönemde adeta bu yasaklara meydan okuyarak inadına içmeye devam ettiği, hatta sultanla aynı sofrayı paylaştığı rivayet edilir. Tıpkı Neyzen Tevfik gibi zamanın baskıcı ortamında muhalif bir sembol olmuş bir meczup olarak anılır. Mustafa Altıoklar'ın meşhur İstanbul Kanatlarımın Altında filminde de Bekri Mustafa'yı Savaş Ay kalender bir şahsiyet olarak canlandırmıştır.



Bekri Mustafa henüz 41 yaşında öldükten sonra vasiyeti üzerine Eminönü'nde bulunan şimdiki Ahi Çelebi Camii'nin arka taraflarındaki meyhanelere yakın bir yere gömülür. Ancak evliyaya meraklı halkımızın, Türk, Rum, Ermeni ve Yahudi kadınların, içkiye alışmış kocaları bu illetten kurtulsun diye Bekri Babanın mezarından aldıkları toprakları eşlerinin yemeklerine kattıkları rivayet olunur. Kocalar babanın ruhuna kadeh tokuştururken, bahtsız karıları Bekri Babadan medet umar olmuşlar.

1980'lere kadar Bekri Baba burada sakin, huzurlu yatar iken şimdilerde  Ergenekon firarisi İstanbul'un ceberrut belediye başkanı Bedrettin Dalan Haliç'i "islah" etme sevdasına kapılıp sahil kesimini hallaç pamuğu gibi atmaya başlayınca çevredeki esnaf Bekri Babanın kırılan taşını ve sandukasını olduğu yerden kaldırıp başka bir muhterem zat olan Şeyh Abdülrauf Şamadani Hazretlerinin ayak ucuna Bekri Mustafa Hazretleri namıyla defnederler de babanın mezarı Dalan'ın kepçelerinden kurtarılır. Bugün İstanbul Ticaret Üniversitesinin hemen arkasındaki otoparkta yer alan türbe biraz aranırsa rahatlıkla bulunabilir. Hala buraya çaput bağlayıp mum dikenler vardır.


Bu yazıyı yazının ruhuna uygun bir Bekri Mustafa fıkrasıyla bitirelim: Bekri Mustafa, yoksul bir mahallede bir caminin önünden geçmektedir. O sırada musallada bir tabut vardır, fakat namazı kıldıracak imam ortalarda yoktur. Cemaatin beklemekten canı sıkılır ve başında kavuğu sırtında cübbesiyle ordan geçen Bekri Mustafa’yı hoca zannederek namazı kıldırmasını söylerler. “Yok ben hoca değilim” dese de dinlemezler ve zorla öne geçirirler. Bekri Mustafa namazı kıldırdıktan sonra tabutun örtüsünü açar ve ölünün kulağına bir şeyler fısıldar. Cemaat ölüye ne söylediğini merak eder.Bekri Mustafa gülerek cevaplar: “Sen şimdi aramızdan ayrılıp ahirete gidiyorsun. Eğer orada, bu dünyanın ahvalini sana sorarlarsa, Bekri Mustafa imam oldu dersin. Onlar durumu anlar…”


Sunay Akın'ın deyimiyle bizim geleneğimizde sadece Cellatların mezarı ayrıdır. Onun dışında bu dünyada nasıl yaşarsa yaşasın ölene saygı esastır.

2 Aralık 2011 Cuma

Ayasofya'dan Çalınan Birkaç Parça Mozaik ya da Venedik'te Latin Yağmasının İzleri

Geçtiğimiz günlerde t24.com.tr'de okuduğumuza göre zavallı bir Amerikalı turist, elli küsür sene önce, Ayasofya'dan aşırdığı birkaç mozaik taşını, vicdan azabı içinde müzeye geri iade etmiş. Kadıncağız mozaik taşlarını teslim ederken "artık huzur içinde ölebilirim" demiş. Oysa aynı Ayasofya'nın üst galerisinde yatan Henricus Dandolo liderliğindeki haçlı orduları 1204 yılında bütün insanlık tarihinin görüp göreceği en büyük yağma ve soygun hareketini "din adına" gerçekleştirmiş, Selahattin Eyyubi'den Kudüs'ü geri almak için yola çıkan "inananlar" ordusu, "kafir" müslümanlar yerine ortodoks dindaşlarının başkentini yağmalamıştır. Yağmanın yanı sıra manastırlardaki rahibelere tecavüz edilmiş, Ayasofya at ahırı olarak kullanılmış, din adamları köle olarak satılmış, tüm para edecek mallar ve dini semboller batıya kaçırılmıştır.

Bu sefere katılan haçlılardan birisi olan Robert de Clari İstanbul için şu satırları kaleme almış: "Dünya kuruldu kurulalı ne İskender zamanında, ne Şarlman devrinde, ne daha önce ne daha sonra, bu kadar büyük, bu kadar zarif, bu kadar fevkalade servet ne görülmüş ne de alınmıştır. Kanaatimce dünyanın en zengin kırk şehrinde Konstantinopolis'te bulunan servet bulunmaz"

Yine bir başka tarihçi, Bizanslı Niketas şunları yazıyor: "Hıristiyan topraklarından kan dökmeden geçip gideceklerine, sadece Müslümanların üzerine yürüyeceklerine yemin edenler, Konstantinopoliste katliamların en dehşetlisini yarattılar"

Tabii bütün bu yağmalama hareketinde aslan payını Venedik aldı. Pagan ve Hıristiyan döneme ait pekçok Roma- Bizans anıtı ve rölik denilen kutsal emanetler yağmalanarak Venedik'e kaçırıldı. Şehirlerini ve yönetimlerini kutsamak için İskenderiye'den İncil yazarı Aziz Markus'un kemiklerini kaçırıp Venedik'e getiren Venedikliler, Markus'un kemiklerini muhafaza etmek için meşhur San Marko katedralini inşa etmeye başlarlar. Bir hırsızlığın anısına kurulmuş bu katedralin hemen ön cephesinde ise bir başka hırsızlığın izlerini de sürmek mümkün. İşte onlardan en bilinen birkaçı...

Quadriga Atları: Büyük İskender'in ünlü heykeltraşı Lisippos tarafından yapılan ve üzeri tamamen altın kaplama olan bronz heykeller Bizans İmparatoru 2. Thedossius tarafından Sakız adasından söktürülerek Konstantinopolis'e getirildiği ve Hipodromun ana giriş kapıları (Cascares) üzerine diktirildiği bilinir. Heykeller gerek büyüklükleri, gerek anatomik mükemmellikleriyle çağının bir mucizesi gibiydi. Bu at heykellerinin gerisinde de bir savaş arabası (Quadriga) bulunuyordu. Mahşerin bu dört atlısının aynı zamanda dört İncil yazarını da temsil ettiği rivayet olunur. 1204 de gelen Venedik orduları ilk işleri bu dört atı sökerek Venedik'e San Marko kilisesinin girişine yerleştirmek oldu. Bugün hala bire bir replikaları alana gelenleri selamlıyor. Orijinalleri ise 1990 yılında hava şartlarından daha fazla etkilenmemeleri için katedralin içine taşınmış. 1797 yılında Venedik Cumhuriyetini tarihe gömen Napolyon bu heykelleri buradan söktürerek Paris'te kendi adına inşa ettirdiği zafer takının üzerine yerleştirtti. Ancak 1812 Waterloo yenilgisinden sonra atlar eski yerlerine yollandı. Yani Sakız adasından yola çıkan bu dört at, 2300 yıl içerisinde önce İstanbul, sonra Venedik, bir ara Paris ve en son yine Venedik rotasını izledi. Bugün bu dört attan bir tanesinin replikası Sabancı Müzesi'nin (Atlı Köşk) ana giriş kapısından gelenleri selamlıyor.
San Marco Katedralinin Ana Giriş Kapısındaki Quadriga

Ayios Poliektos Sütunları: Ayios Poliektos kilisesi Saraçhane'de Belediye binasının hemen karşı tarafında yer alan arkeolojik alanda yükselen Bizans tarihinin en görkemli kiliselerinden birisiydi. 524-527 arasında yapılmıştır. 472 de son Batı Roma imparatoru olan Olybrus’un kızı Anikia İuliana tarafından yaptırılmıştır. Annika soylu bir ailenin sanat koruyucusu kızıdır. Özellikle olağanüstü güzellikteki sütunlarıyla nam salmış bu kilisenin neredeyse tüm sütunları sökülerek yine San Marko katedralinin ön yüzeyinde birer savaş ganimeti gibi gelenleri karşılıyor. Ayrıca Barcelona Arkeoloji Müzesinde de bir tane sütunun varlığı bize bu yağmaya Katalan askerlerinin de katıldığını kanıtlıyor. Bu kilise yüzyıllar boyunca unutulup yok olmuş, ta ki 1940'lı yıllarda Atatürk bulvarı inşaatı sırasında fark edilinceye kadar! İstanbul'da cumhuriyet tarihinin en önemli arkeolojik buluşu kabul edilen bu alan ne yazık ki kaderine terkedilmiş bir umumi hela işlevi görüyor.

Ayios Polyektos sütunları- Venedik San Marco Katedrali
Bugün varolsaydı Ayios Polyektos kilisesi bu şekilde görünürdü

Tetrark Heykeli: Adı "tetrarkia" (dörtlü yönetim) den gelen bu heykel, MS 285 yılında sınırları epeyce genişlemiş ve bu bakımdan dış tehdide daha da açık hale gelmiş Roma imparatorluğunun dörtlü bir mekanizma tarafından yönetilmesini temsil eder. Doğu ve Batı bölgeleri iki İmparator-Augustus ve onların iki yardımcısı- Sezar arasında pay edilir. Böylece barbarların Roma'ya daha fazla zarar vermeleri engellenecektir. Ancak bu yönetim şekli sadece 30 yıl devam eder ve imparator Büyük Konstantin diğer üç ortağını hıristiyan askerlerin desteğiyle saf dışı bırakır ve pagan olarak geldiği bu dünyaya hıristiyan olarak veda eder. Konstantinopoliste Mese yolu üzerinde Altınkapı (Yedikule) ile Edirnekapı ayrımında (Philedelphion) yer alan bu heykelcik de bugün San Marko kilisesinin dış cephesinde gelenleri karşılıyor. Birbirine sarılmış iki Augustus ve iki Sezar yalancı bir dayanışmanın sembolü olarak bizi selamlıyor.
San Marco Katedralindeki Tetrark Heykeli

Barletta Heykeli: Güney İtalya'da küçük bir kasaba'da yer alan ve 5 metre büyüklüğündeki devasa bronz heykel de yine İstanbul'dan kaçırılmıştır. Kime ait olduğu tam olarak tespit edilemediği için bulunduğu kasabanın ismiyle anılan heykel, büyük bir olasılıkla İmparator 1. Konstantinus'a aitti. Ancak bazı kaynaklar bu heykelin İmparator Marcianus'a ait olduğunu iddia ediyor. Bu durumda Fatih'te Kıztaşı olarak bilinen Marsianus sütunun tepesinde yer alması gerekirdi. Ancak Kıztaşı olarak bilinen bu sutunun bu buyuklukteki bir heykeli tasimasina imkan yok! Bu heykel de Venedik'e götürülürken büyük bir olasılıkla geminin batması ve heykelin Barletta kasabasının sahiline vurması nedeniyle bu kasabaya dikilmiştir.
Barletta Heykeli

Yine Robert de Clari'ye dönersek Bukaleon Sarayının içindeki bir kilisede yer alan rölikleri şöyle sıralıyor: "Hakiki Haçtan bacak kalınlığında bir yarım kulaç uzunluğunda iki parça, Hz. İsa'nın göğsünü delen mızrağın demir ucu, ellerine ve ayaklarına çakılan iki çivi, billurdan yapılan küçük bir şişe içinde muhafaza edilen kutsal kanı, Golgotta tepesine götürüldüğü zaman üstünden çıkarılan gömlek ve sivir deniz kamışlarından yapılarak başına geçirilen takdis edilmiş taç. Hz. Meryem'in başı ile Yahya peygamberin başı ve saymaktan aciz bulunduğum daha pekçok kutsal emanet buradaydı"

Şimdi neredeler? Elbette artık burada değil, çok büyük bir olasılıkla Vatikan arşivlerindeler. Yukarıda saydıklarımızın yanında zavallı Amerikalı turistin çantasına atıverdiği birkaç parça mozaik taşının ne hükmü vardır?

 Latin Ordularının Konstaninopolis'e Girişi/ Gravür: Gustave Dore
(Sabancı Müzesi- Atlı Köşkün Girişindeki Quadriga Atı

Kaynaklar: Robert de Clari- İstanbul'un Zaptı TTK Yayınları- Ankara 1994
Niketas Khoniates- Historia- Dünya Yayınları İstanbul 2006