3 Nisan 2012 Salı

Osmanlının Kanlı Kanunu

Ayasofya Müzesinin hemen yanı başında yanyana üç büyük ve bir küçük toplam dört türbe ve türbeye çevrilmiş vaftizhane kısmı yaklaşık elli yıl aradan sonra müze müdürü Haluk Dursun'un gayretleri sonucu restorasyondan geçirilip ziyarete açıldı. Mimar Sinan ve Dalgıç Mehmet Ağa gibi önemli mimarların imzasını taşıyan bu dört türbe sırasıyla Kanuni Süleyman'ın oğlu 2. Selim (Sarı Selim), Sarı Selim'in oğlu 3. Murat ve 3. Murat'ın oğlu 3. Mehmet'e ait. Sonuncu küçük türbe ise Şehzadeler türbesidir ve herhangi bir sultan burada yatmıyor. Bu türbelerden en "kalabalık" olanı 3. Murat'a ait türbedir. Bu türbede toplam 54 mezar ve bu mezarlara ait sandukalar bulunuyor. Bu sandukalardan en dikkat çekici olanlar 3. Murat'ın devasa sandukasının ayak ucunda sıra sıra dizilmiş olan minik bebek sandukalarıdır. Bu 18 sandukada makam bulan minicik bedenlerin tümü aynı günde bu dünyadan ayrıldılar. Bu 18 küçük şehzade 28 Ocak 1595 tarihinde katledildiler. Ailenin en büyük şehzadesi 3. Mehmet, babası 3. Murat'ın cenazesi yıkanırken cellatlarını hareme yolladı ve 18 kardeşini de boğdurttu! Bu minicik bedenlerin bir kısmı henüz sütten kesilmemişti ve babaları 3. Murat'la birlikte, onun ayak ucuna, aynı gün defnedildiler. 3. Mehmet'in kardeşi olan bu şehzadeler: Abdullah, Abdurrahman, Alaattin, Ali, Beyazıt, Cihangir, Hasan, Hüseyin, İshak, Korkud, Mahmud, Murad, Mustafa, Osman, Ömer, Selim, Yakup ve Yusuf idi. Bazı kaynaklar bu sayıyı 19 olarak vermektedir.
(Türbedeki minik şehzade sandukaları)
O tarihte İstanbul'da Alman Elçilik heyetiyle gelen Baron de Wratislaw anılarında bu olayı şöyle aktarıyor: "Bundan ötürü (3. Murat'ın ölümünden ötürü) Sultan Mehmet gizlice İstanbul'a girmiş ve ilk iş olarak 19 kardeşini saray dilsizlerine boğdurtmuştur. Sarayda bu dilsizlerin görevleri, özellikle bu acıklı işleri görmekti. Saray dilsizlerinin elinde birer kaytanla boğulan bu bahtsız kardeşlerden biri boğdurulmadan önce bir kez padişah kardeşinin yüzünü görmesine izin verilmesi için çok uğraşmış, çok yalvarıp yakarmış ise de, bu lütuf bu kardeşten esirgenmişti! Ölen hünkarın gebe olan hasekilerinden ikisi de dahi  denize atılarak boğdurulmuşlardı. Bütün bu caniyane işler yapıldıktan, yeni hünkarın bu çok gaddarca buyrukları yerine getirildikten sonra, boğdurulmuş kardeşler, çok kıymetli halılar içerisinde, büyük kardeşlerinin huzuruna getirilmiş ve kendisine gösterilerek yüreğinde herhangi bir kuşku kalması önlenmişti. Saltanat sürmekte kendisine rakip olabilecek kişileri ortadan kaldırdıktan, bütün tehlikeleri bu surette bertaraf ettikten sonra yeni Hünkar, bunların muhteşem bir surette donatılıp babalarının gömüldüğü türbeye ve onun yanıbaşına gömülmesini ve herbirinin sandukası üzerine sorguçlu birer kavuk konulmasını buyurmuştu." Kaynak: Baron de Wratislaw'ın Anıları, Milliyet Yayınları, Çeviren: Süreyya Dilmen, 1996, İkinci Baskı
Bu toplu kıyım elbette ilk değildi. Fatih'in ünlü kanunnamesi- "Nizam-ı Alem için Kardeş Katli Vaciptir" (‘‘Ve her kimesne evlâdımdan saltanat müyesser ola, karındaşların Nizâm-ı Âlem için katl eylemek münasiptir. Ekser ûlema dahi tecviz etmiştir. Anınla amil olalar.’’) - tüm dehşeti ile aslında bunun bir kanun olduğunu bize hatırlatıyor. Ancak varolan bir durumu teoriye taşıdığı da kesindir. Sadece kardeş katlini (fratcide) değil, gerekirse oğul katlini (filicide) ve baba katlini de (Patricide) meşrulaştıran bir sistemi işaret ediyor. Nitekim kanunnamenin hamisi 2. Mehmet'in oğlu 2. Beyazıt tarafından zehirlenerek öldürüldüğüne yönelik çok kuvvetli kanıtlar vardır. Aynı şekilde 2. Beyazıt'ın da aynı kaderi paylaştığını, tahttan feragat etmek zorunda kaldıktan sonra oğlu Yavuz Selim tarafından "zorunlu ikamete memur" edildiği Dimetoka yolunda ölüverdiğini biliyoruz. O dönemin en güvenilir kaynağı Venedik elçilerinin ülkelerine yolladıkları istihbarat raporları. Venedik Balyosu Nicolo Zustignam'ın 11 Haziran 1512'de Venedik'e gönderdiği bilgi notunda Beyazıt'ın yanında seyahat eden yardımcılarının sultanın zehirlenerek öldürüldüğünü söylediklerini yazıyor. Ancak unutmamak gerekir ki Beyazıt'ta kardeşi Cem Sultan'ın zehirlenmesi için Roma'daki Papa Borgias'a rüşvet yollamış ve amacına ulaşmıştı.

Örnekler pekçok ve bu uygulamalar malum nedenlerden dolayı görmezden gelinir. Resmi tarih ya bunları hiç görmez ya da  tarihi kabalaştırarak sultanların bu tür uygulamalarını "kanı bozuk" bir kısım cariye ya da valide sultanın kışkırtmasına bağlar. Sultanlar temize havale edilirken bir taşla iki kuş vurulmuş olur. Hem bir cins olarak kadın aşağılanır, hem de "Türk olmayan" bu cariyeler üzerinden bir tür milliyetçilik örülür.

Kanuni'nin oğlu Şehzade Mustafa'yı kendi çadırında boğdurtmasını sadece Hürrem'in ya da harem'in entrikalarına havale etmek biraz hafiflik değil de nedir?

Şehzade Mustafa'nın katli meselesine daha sonra yeniden döneceğiz...

28 Mart 2012 Çarşamba

Dünyanın En Eski Üniversitesi Düğün Salonu Olursa?

Bir önceki yazımızda Sultanahmet bölgesinde koruma kurullarının, belediyelerin gözleri önünde nasıl izinsiz kazı yapıldığından ve 1700 yıllık Bizans Saray duvarlarının bir gecede yıkıldığından sözetmiştik. Ayrıca basında “sahibinden satılık Bizans sarayı” başlığıyla çıkan haberlerden yola çıkarak Magnarua Sarayının nasıl satışa çıkarıldığından bahsetmiştik. Şimdi satışa çıkartılan sarayın bu bölümü ile bilgiler verelim.
Hepimizin malumu dünyanın en eski üniversitesi neresidir diye sorulduğunda aklımıza Oxford, Cambridge gelir. Oysa dünyanın en eski üniversitesi bu İngiliz üniversitelerinden 300 yıl önce kurulmuş olan Konstantinopolis Üniversitesidir! 856 yılında Büyük Saray’ın kuzey doğusunda yer alan Magnarua Sarayının çatısı altında eğitim faaliyetine başlayan bu kurum 1150 yıl önce resmen kurulmuş ve sadece temelleri ile de olsa bugün hala ayakta duran kainatın en eski üniversitesidir.
Biraz bu üniversitenin geçmişinden bahsedelim. Aslında üniversitenin kökeni daha da eskiye dayanır. 27 Şubat 425 tarihinde Roma İmparatoru 2. Thedosius döneminde açılışı yapılan  bu eğitim kurumu 31 öğretim üyesiSne sahipti. Bunlardan 10’u Yunan grameri, 10’u Latin Grameri, 5’i Yunanca Hitabet, 3’ü Latince Hitabet, 2 hukuk ve 1 felsefe olmak üzere görev dağılımı yapmışlardı. 8. yüzyılda başlayan karanlık ikonaklazm döneminde din toplum hayatına egemen olunca bu üniversite dağıtıldı. Ancak ne bu okul ne de Antik dönemin diğer meşhur “akademi”leri bir üniversite kimliği taşımazlar.
Karanlık İkona Kırıcılık dönemi 843 yılında sona erince eğitim dahil toplumun birçok alanında laik bazı düzenlemeler getirildi. Bunun sonucu olarak 856 yılında imparator 3. Mikhael döneminde modern anlamda “üniversite” kimliğini taşıyan ilk eğitim kurumu, Konstantinopolis Üniversitesi hizmete açıldı. Bu üniversitede dönemin en ünlü hocaları eğitim veriyordu. Bir örnek vermek gerekirse bugün tüm Slav coğrafyasında kullanılan Kril alfabesini icat eden Aziz Konstantin Kırillos bu üniversitede dilbilim dersleri verdi. Krillos’un kemikleri halen Fener Rum Patrikhanesinde kutsal emanetlerden biri olarak muhafaza edilmektedir. Elbette bu hamlenin diğer coğrafyalara da örnek olduğunu söyleyebiliriz. 856 yılında açılan İstanbul Üniversitesini 988 yılında Kahire El- Ezher ve 1088 yılında Bologna üniversiteleri izledi.
İstanbul Üniversitesi en parlak dönemini “bilge” lakabıyla anılan 7. Konstantin Profigennatos döneminde yaşadı. (913-959) Bu bilge kral üniversitede hitabet, aritmetik, tıp, hukuk, müzik gibi yeni bölümler açtı. Ancak ard arda gelen felaketler hem Bizans’ın hem de bu üniversitenin sonunu getirdi. Kuşkusuz en büyük felaket 1204- 1261 Latin yağması sırasında yaşandı. Böylece doğudan 200 yıl sonra ilk üniversitelerini açan batı Romalılar doğu Rönesans’ını boğup kendi Rönesanslarının da temellerini attılar.
(Satılığa Çıkarılan Saray)
Bugün bu üniversitenin faaliyet gösterdiği Magnarua Sarayı Sultanahmet’te Four Seasons Otelinin arka tarafında yer alan Kutlugün ve Bayram Fırını Sokaklarını kaplayan alanda yer almakta idi. Bugün hala bir kısmı ayakta duran bu üniversitenin bir kısmı bir halı mağazasının altında kalmış, mağaza sahibinin gayretleri sonucunda epey bir hafriyat çıkartılarak ziyarete açılmıştır. Kuşkusuz bu sokak boyunca yer alan tüm mağazaların temellerinde üniversitenin izlerini bulmak mümkün. Ancak bu izlerden en büyüğü geçtiğimiz dönemde satışa çıkarıldı. Bir önceki yazımızda belirttiğimiz gibi, 1992 yılında eski belediye başkanı Tahir Aktaş tarafından satın alınan bir çorap fabrikasının altından “tesadüfen” çıkan Magnarua Sarayı kalıntıları kötü bir restorasyondan sonra 12 milyon Euro’ya görücüye çıktı. Alıcılar arasında düğün salonu işletmecilerinin olduğunu basından öğrendiğimiz bu alış-veriş’in gerçekleşip gerçekleşmediğini ise bilmiyoruz. Ancak ne amaçla kullanılırsa kullanılsın dünyanın en eski üniversitesinin kalıntılarına en azından Kültür Bakanlığının sahip çıkması gerekir diye düşünüyorum. Yoksa adındaki Kültür ibaresini atıp sadece Turizm Bakanlığı olarak faaliyetlerini sürdürsün!
Bu arada “bize ne Bizans Üniversitesinden” diye itiraz edeceklere de ilk modern Darülfünun binasının (İstanbul Üniversitesi) 1850’lerde burada kurulduğunu ve geçirdiği bir yangın vesilesiyle 1934’de yıkılarak yok edildiğini hatırlatalım. Tıpkı Topçu Kışlası gibi. Üstelik bu Darülfünun binası 1876’da ilk Osmanlı Parlamentosuna da ev sahipliği yapmıştır…

7 Mart 2012 Çarşamba

Mimoza Zamanı Adalar

İstanbul florasında sembolleşmiş bir takım çiçekler ve ağaçlar vardır. Bunlardan birincisi Erguvan ise ikincisi Mimoza'dır. Özellikle Adalarda  Şubat'ın son haftası cemrelerin toprağa düşmesi ile birlikte çok güzel bir canlanma başlar. Mimoza ağaçları ardı ardına çiçeklenir ve ortalığı bir anda keskin bir mimoza kokusu sarar. Bu güzelliği adanın "yerlisi" olanlar yaşar. Yazlıkçılar ise martın son haftası sona eren bu müthiş değişime şahit olamazlar. Çünkü bu şenlik sadece 3-4 hafta sürer. Adada yaşamanın cefası kadar sefası da vardır elbet.

Mimozanın halk arasında iki cinsi çok bilinir. İzmir Mimozası denilen cinsinin çiçekleri kokusuz ve kendisi bodur bir ağaç türüdür. Ada Mimozası denilen ikinci cinsi ise bayağı boylu bir ağaç türüdür ve çok güzel kokar. Latince adı Acacia Dealbata olan bu ağacın anavatanı Güney Doğu Avustralya ve Tazmanya'dır. Oralardan buralara nasıl geldiği ise tam bir muamma.  Bahara doğru lodos'un getirdiği ılıman rüzgarla çiçeklenen bu güzel ağacın dalları yavaş yavaş sarı sarı tomurcuklanmaya başlar. İşte bu dönemde toplanacak mimozalar özellikle evlerin içini mis gibi kokutur.
Geçtiğimiz sene Mart ayında Adalar Müzesi tarafından Büyükada'da bir Mimoza şenliği organize edilmişti. Maalesef bu yıl tekrarı yapılmadı. Geçen seneki organizasyon tam da 8 Mart Dünya Kadınlar Günü öncesine denk gelmişti. 8 Martta bir kadına hediye edilebilecek en güzel çiçektir mimoza. İşte bu nedenle Osman Hamdi Bey çok sevdiği eşine bir demet mimoza hediye etmiş ve sonra da o mimozalarla resmini yapmıştır. Mimoza deyince aklımıza ilk gelen imajlardan birisi de bu olsa gerek.
(Osman Hamdi Bey: Mimozalı Kadın)
Yazarın okura tavsiyesi sevdiklerinizi yarın ya da hafta sonu alın, adalara gidin. Biraz mimoza toplayın, henüz insan akınına uğramamış sahillerinde yürüyüş yapın, adalı kedilere, köpeklere yarenlik edin. Dilerseniz iki kadeh bir şey için ve evinize dönün. Vazolarınıza mimozaları koyup da evinize bahar kokusu yayılmaya başlayınca tüm bu yorgunluğa değdiğini göreceksiniz...

Ps: Erguvan ağacı ile ilgili daha önce yayınladığım yazı için:
http://kulturistanbul.blogspot.com/2011/05/erguvan-istanbulda-bir-mevsimin-ad.html

15 Şubat 2012 Çarşamba

Sultanahmet Meydanından Taksim'e 100 Yıldır Değişmeyen Yönetim Tarzı

Geçtiğimiz günlerde Taksim Meydanının yayalaştırılması ile ilgili plan Belediye Meclisinden geçerek onaylandı. Ancak hiçbir sivil toplum kuruluşunun ya da meslek birliğinin görüşü alınmadan onaylanan bu plan, doğal olarak tepkileri de beraberinde getirdi. Belediye tarafından onaylanan planın 3D çizimlerinden Taksim Topçu Kışlası'nın yeniden inşa edilerek AVM olarak hizmete gireceği müjdesini alıyoruz! Adeta bir granit denizini andıran ve etrafta hiçbir peyzaj düzenlemesi görünmeyen projede kışlanın avlusuna denk gelen Gezi parkı ise AVM avlusu olarak gözüküyor. Dolayısıyla, daha çok "bir kısım halka" açık olacak. Bu durum "ahali plajlara akın etti, vatandaş denize giremiyor" manşetini hatırlatıyorsa da, belediyeciliği AVM, Butik Otel, Meydan- Cadde açma üçgenine sıkıştıran zihniyetin bir yansıması.




Ancak bu zihniyet yeni değil. Günümüzden tam yüzyıl önce İttihat ve Terakki devrinin Şehremini Cemil Topuzlu Paşa'da bugün hala tartışılan bir kararla Sultanahmet meydanındaki tarihi Türk mahallesini kaldırarak bugünkü meydanı açmış, bunu da çok büyük bir "hizmet" olarak yansıtmıştır. Oysa yıkılan Türk mahallesinin bakiyesi olan Soğukçeşme sokağını hayran hayran gezenler, bu sokağa yeniden can veren Çelik Gülersoy'u sevgiyle yad ederler. Cemil Topuzlu ise sadece Kadıköy'de bir bulvar adresidir.


Cemil Topuzlu "Avrupa görmüş" bir Osmanlı münevveri olarak, oralarda gezip dolaştığı meydanları ve bulvarları çok beğenmiş, "neden bizde meydan yok" diyerek, medeniyeti meydan ve bulvar açmak olarak algılamıştır. Tıpkı Süleyman Demirel'in Colorado nehri üzerindeki Boulder barajını 3 gün boyunca hayranlıkla seyredip, ülkeye döndüğünde ilk iş dağı taşı barajla doldurması gibi. Topuzlu Paşa ise ilk iş Üsküdar'da Doğancılar Parkı, Fatih'te Hava Şehitleri Parkı gibi parklar açmıştır. Ancak onun en büyük ideali, yüzyıllar içinde kendine ait bir doku oluşturmuş, İstanbul'un kadim merkezi Sultanahmet ve Ayasofya civarını "temizleyerek" bir meydan açmak düşüncesi olmuştur. Tam da bu sırada meşhur İshakpaşa yangını çıkmış, ancak yangına yeterince müdahale edilemediği için yangın Sultanahmet meydanındaki tarihi mahalleye de sıçramış ve mahalle yanarak kül olmuştur. Cemil Paşa bu yangına kasten müdahale etmemekle itham edilmiştir. Kendisi yazdığı anılarında bu iddiaya şöyle cevap veriyor: "Ayasofya ve Sultanahmet camilerinin arasında bulunan yangın yerlerini istimlak ettim. Buradaki kocaman mahalle iki camiyi kapatıyordu. Hatta benim yangını söndürtmediğim rivayetleri bile çıkarıldı! Halbuki bu yalandır. Yanlız yandıktan sonra sevindiğimi söyleyeceğim. Oralarda yeniden inşaata müsaade etmedim"  Paşa yangına hiç üzülmüşe benzemiyor, aksine sevinmiş. Bu arada Balkan harblerinin yaşandığını ve İstanbul'a trenlerle harpten kaçan yüzbinlerce kişinin sığındığını ve çok ciddi konut sıkıntısının yaşandığını not edelim. 
(1912 Yangını)


Ancak paşanın bir de sıkıntısı vardır. Meydanın tam ortasında bir hamam! Üstelik İmparatorluk topraklarındaki en büyük hamam. Üstelik Sinan'ın eseri! Kanuni'nin eşi Hürrem Sultan tarafından yaptırılmış Haseki Hürrem Hamamı. Paşa burayı da yıkmayı çok arzular, ancak muvaffak olamaz.  Anılarında bu duruma şöyle hayıflanıyor: " Bütün arsaları, bugün meydanda gördüğünüz hamam da dahil olmak üzere istimlak ettim. Oraya mimari estetikten uzak, biçimsiz bir adi bahçe değil, Paris'teki 'Plas dö la Konkort' gibi ortasında muazzam bir abide bulunan asfalt bir meydan yapmak istiyordum. Projeler hazırlattım, bunu Avrupa'da mimar ve şehircilik mütehassısları arasında müsabakaya koydum. Fakat Muhafaza-i Asar-ı Atika cemiyeti başında eski sadrazam Sait Paşa olduğu halde arzuma muhalefet etti" Paşa hamamı yıkamadığı için pek yeislenmiş, içinde ukde kalmış! 
(Cemil Bey'den önceki Sultanahmet Bölgesi)

Tarlabaşı, İstiklal Caddesi ve nihayet Taksim'deki kentsel dönüşüm projelerinin temel açmazı budur. Kimseye danışmadan alınan kararlar gelecek kuşakların sosyal hayatını, yaşam tarzını etkiliyor, yöndendiriyor. Paris'in asfaltlı meydanlarına hayran olan zihniyet o meydanları oluşturan mimari dokuyu, o dokuyu oluşturan yaşam kültürünü görmezden geliyor. Yoksulları kovalayıp AVM tapınakları dizerek şehri dizayn ederseniz 50 yıllık periyotlar halinde kompartımanlaşmış, birbirine yabancılaşmış nesiller yetiştirirsiniz. Ziya Gökalp'in deyimiyle "kaideci fakat an'anesiz bir toplum" oluruz. 

Taksimdeki kentsel dönüşüm sürecine muhalefet edenler sürecin içine toplumun tüm kesimlerinin dahil edilerek kararlar alınmasını istiyorlar ve henüz onlara kulak veren olmadı. 1912'de İttihatçıların şehircilik anlayışı 100 yıldır çok da değişmemiş anlaşılan...
(Cemil Topuzlu)


 (Taksim Topçu Kışlası)
 (Taksim Topçu Kışlası Yıkılırken-1939)
 (Topçu Birlikleri Cuma Selamlığına Çıkarken)
(Kışlanın Ön Cephesi)

8 Şubat 2012 Çarşamba

İstanbul'un Balıkları ve Karekin Efendinin Kitabı

Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Huzur romanı Fethi Naci'nin deyimiyle "Türkçede yazılmış en güzel aşk romanı" dır. Ancak yine Fethi Naci'ye göre romanın güzelliğini arka planda sürekli tasvir edilen ve Tanpınar'ın da büyük bir aşkla bağlandığı İstanbul şehrinden gelir. Roman boyunca Boğaziçi başta olmak üzere, Tarihi Yarımada ve Beyoğlu gibi semtler adeta bir roman karakteri gibi karşımızdadır. Roman 1938 yılının kış aylarında başlar. Romanın baş kahramanı Mümtaz aşkını yitirmiş bir mecnun olarak, acısını unutmak için sahaflara kapağı atmış kitapları karıştırırken "Karakin efendinin balıkçılık kitabı"yla karşılaşır. (Huzur. Ahmet Hamdi Tanpınar. Dergah Yayınları 18. Baskı. S. 47) Tanpınar'ın kitabında geçen ve anladığımız kadarıyla 1940'lar Türkiye'si için bile efsanevi bir çalışma olan bu kitap, İstanbul halkının ve kültürünün balıkla olan ilişkisini görmemiz açısından çok önemli bir eserdir. 1335-1915 yılında Duyun-u Umumiye Matbaası tarafından basılan bu kitap için Reşat Ekrem Koçu İstanbul Ansiklopedisinin 4. cildinde şunları yazıyor: "'Balık ve Balıkçılık' milli kütüphanemizde benzerine ender rastlanan muazzam eserlerdendir ve kendi mevzuunda ise tek eserdir.Bugün İstanbul suları balıkçılığı hakkında birşey biliyor isek, hepsini İstanbul Balıkhanesine heykeli dikilecek koca adam Karakin Bey Deveciyan'a boçluyuzdur." Aras Yayınları tarafından 2006 yılında yeniden basılan 500 sayfanın üzerindeki bu kitap dört bölümden oluşuyor.  Genel bir sınıflandırma ile Osmanlı Devleti sınırları dâhilindeki deniz ve tatlı su balıklarının hepsi detayıyla ele alınmış, ikinci olarak av alet ve avlanma araçları tanıtılmış, en sonunda ise balık ve balıkçılık ile ilgili kanuni düzenlemelere, tablolara ve elli sayfalık Türkçe-Fransızca ve Fransızca-Türkçe bir sözlüğe yer verilmiştir.
(Karekin Deveciyan'ın 1915 Tarihli Kitabı)

Kitabın bence en eğlenceli kısmı Boğaziçi'nde balıkçıların tabiriyle Voli yerlerini  (balık yatakları) gösteren , hangi balığın nereden ve nasıl avlanacağını tarif eden şema ve haritalardır. Bir de kuşkusuz sonuncusu geçtiğimiz yıllarda Beykoz'da bulunan ve bildiğim kadarıyla artık kaldırılan Dalyan'larla ilgili bölümlerdir. Bir zamanlar Boğaziçi'nin ayrılmaz bir parçası olan Dalyanlar bugün tamamen yok olmuş durumda. Tıpkı kitapta gravürlerle çizilmiş birçok balık türünün yok olması gibi.  
(Bebekte bir dalyan. 1843 tarihli bu fotoğraf herhalde İstanbul'da çekilmiş en eski fotoğraflardan)

Nesli tükenmek üzere olan balıklardan en önemlisi Lüfer'dir. Palamut boğazın kralı ise lüfer de kraliçesidir. İskenderiye, Beyrut, İzmir ve Selanik'te de Lüfer çıkar ama hiçbirisinin tadı Boğaz'da çıkan Lüfer'in yanına yaklaşamaz. Bu nedenle Lüfer Levant coğrafyasının balığıdır diyebiliriz. Ancak özdeşleştiği kent İstanbul'dur. Tanpınar'ın romanına dönersek Lüfer ile Boğaziçi'ni şöyle özdeşleştiriyor. "Eylül sonlarına doğru lüfer avı Boğaz'ı tatmak için yeni bir vesile verdi. Lüfer, Boğaz'ın belki en cazip eğlencesidir. Beylerbeyi'nden ve Kabataş'tan başlayarak Telli Baba'ya ve Kavaklar'a kadar iki kıyı boyunca uzanan, akıntı ağızlarında kümelenen bu aydınlık eğlence, bilhassa mehtapsız gecelerde yer yer küçük şehrayinler yapar. Öteki avların bir nevii iş içinde pişme, uzak seferler istemesine mukabil, o bulunduğunuz yerde, hemen her kesle beraber yapılan oyundur" (Sayfa 196)
Artık bu oyundan mahrumuz... 
(Deveciyan Kitabındaki Lüfer Gravürü)


Deveciyan Ailesinin Olağanüstü Hikayesi
Gelelim Deveciyan ailesinin olağanüstü hikayesine. Reşat Ekrem Koçu'nun "heykelini dikmek lazım" dediği Karekin Deveciyan, 1867 Harput’ta doğdu. Harput’taki Fransız okulunda sonra, İstanbul’daki Lusavoriçyan Katolik okulunda öğrenim gördü. 1891’de Düyun-u Umumiye-i Osmaniye İdaresi’nde memur olup; Bursa, Bandırma, Selanik, Sivas ve Beyrut’ta görev yaptı. 1910’da İstanbul Balıkhanesi Merkez Müdürlüğü’ne, 1917’de Balık İşleri Başmüfettişliği’ne, 1922’de Balıkçılık Başkontrolörlüğü’ne atandı. 1926 tarihinde kitabın Pêche et Pêcheries en Turquie (Türkiye’de Balık ve Balıkçılık) adı altında geliştirilmiş yeni baskısı Fransızca olarak yayınlandı. 31 Mart 1927’de, 36 yıl çalıştığı Düyun-u Umumiye’den emekli oldu. İstanbul’da Ortaköy sahilindeki evinde ölünceye kadar huzur içinde emeklilik hayatı yaşayan ve yüz yaşına yaklaşan Karekin Deveciyan, 8 Ocak 1964’te öldü ve Şişli’deki Ermeni Katolik Mezarlığı’na defnedildi. Karekin Deveciyan'ın kitabının da basıldığı 1915 yılının 23 Nisan günü sürgüne yollanmasının bir Türk albayı tarafından engellendiğini torunun Patrick Deveciyanla yapılan röportajdan öğreniyoruz. http://dunya.milliyet.com.tr/-turkiye-neden-talat-pasa-yi-savunuyor-/dunya/dunyadetay/21.01.2012/1491743/default.htm
(Karekin Deveciyan)

Karekin Deveciyan'ın oğlu Roland Deveciyan 1901 yılında İstanbul'da doğdu. Galatasaray Lisesini bitirdikten sonra kazandığı bir bursla 1919'da Paris'e gidiyor. Ancak giderken pasaportuna bir damga vuruluyor. "Bir daha asla Türkiye'ye giremez" diye. Roland Deveciyan Fransız vatandaşı olmayı da reddediyor ve bir "haymatlos" olarak dünyadan göçüyor. Ancak geriye mucidi olduğu düdüklü tencere'yi ve Patrick Deveciyan isimli oğlunu bırakıyor. Patrick Deveciyan tarafından "tam bir Osmanlı" olarak tanımlanan Karekin ve Roland Deveciyanlarla ilgili şu röportajı okuyabilirsiniz: http://bianet.org/bianet/bianet/78157-deveciyan-gecmisini-ve-1915i-anlatiyor
1944 doğumlu Patrick Deveciyan bugün Fransa'daki Ermeni Diasporasının en mühim simasıdır. Ermeni Soykırım yasalarının mimarı kabul edilen Deveciyan en son 30 yıl önce teyzesinin cenazesi için Türkiye'ye gelmiş. Bir dönem Sarkozy'nin partisi UMP'de çok önemli görevler üstlenen ve Başbakan olacağı dahi söylenen Patrick Deveciyan 2008'den sonra kabineye girememiş, ancak halen aktif siyasete devam ediyor.
(Son Ermeni Yasasından Sonra Sarkozy, Boyer ve Deveciyan Aleyhine Yapılan Bir Afiş)

Heykeli dikilmelidir denilen bir dede ve Türkiye'nin nefretini kazanmış bir torun. Türkiye'deki Ermeni meselesini tahlil etmek için bu ailenin hikayesine bir bakmak yeterlidir sanıyorum...



26 Ocak 2012 Perşembe

Şehzade Mustafa'nın Katili Zal Mahmut ve Amcasının Katiliyle Evlendirilen Şah Sultan

1. Süleyman'ın (Kanuni) ilk şehzadesi Şehzade Mustafa'yı nasıl katlettirdiğine daha önceki bir yazımızda değinmiştik. ( http://kulturistanbul.blogspot.com/2011/01/cihangir-camii-kanuni-ile-hurremin.html) Şehzade Mustafa üzerine çullanan 7 dilsiz cellatla baş etmeye çalışırken arkadan yaklaşan Zal Mahmut Ağa kimilerine göre kement ile, kimilerine göre balta ile genç şehzadeyi katleder. Kanuni o denli öfkelidir ki hanedana mensup bir kişinin balta ile katledilmesini gözardı eder ve hatta Şehzade Mustafa'nın cesedinin çadırın önünde sergilenmesini emreder. Maksat Mustafa'ya bel bağlayanların son umutlarını da kırmaktır.
Bu kollektif cinayetin tetikçisi Zal Mahmut Ağa ise basit bir saray görevlisi iken (Kapıcıbaşı) ödüllendirilerek 1560-66 yılları arasında Anadolu Beylerbeyi görevine atanır. Artık taht yolu Sarı lakaplı Hürrem'den olma 2. Selim'e açılmıştır. 2. Selim babasının vefatından sonra ilk iş katledilen kardeşi şehzade Mustafa için Bursa'da bir türbe yaptırmak olur. İkinci olarak kardeşini katleden Zal Mahmut Ağa'yı İstanbul'a çağırır ve onu kızı Şah Sultan ile evlendirir. Ne de olsa bu Zalim paşa sayesinde tahta oturmuştur. Minnetini göstermenin en güzel yolu da bu adamı hanedanın bir üyesi yapmak olacaktır. Sarı Selim bununla da yetinmez ve Zal Mahmut Ağa'yı Divan-ı Hümayün'da 5. Vezirliğe yükseltir. 
Zal Paşa, karısı Şah Sultan ile 1580 yılında aynı sene vefat eder. Vefat etmeden önce bir cinayetle elde ettiği servetini Eyüp semtinde Mimar Sinan'a yaptırdığı Zal Mahmut Ağa Külliyesine vakfeder. Bugün hala Eyüp'te Zal Paşa Caddesi ve Zal Mahmut Ağa Külliyesi ayaktadır. Orhan Asena "Ya Devlet Başa ya Kuzgun Leşe" adlı tiyatro oyunuyla Kanuni dönemindeki bu kepazelikleri çok güzel anlatmıştır. Ya devletin başı ya da kuzgunların leşi olunan bir coğrafyanın güzel bir özeti gibidir, Orhan Asena'nın oyunları...
Zal Mahmut Paşa Külliyesi

Külliyenin Planı


8 Ocak 2012 Pazar

Bir Karabasan'dan Ütopya'ya Yassıada'nın Kısa Tarihi

Yassıada sadece yakın tarihimizin değil, oldukça eski çağlardan beri politik sürgünlerin uğrak yeri olagelmiştir. Yassıada deyince ilk olarak akla 27 Mayıs yargılamaları ve Menderes'in idamı gelir. Ancak İstanbul'un diğer adaları gibi, Yassıada'da sadece yakın dönemde değil, Bizans'tan beri politik sürgünlere ev sahipliği etmiş, onların son günlerini burada eziyet çekerek tamamlamalarına zemin oluşturmuştur. Bizans devrindeki adı da yassı anlamına gelen Plati'dir.

Adanın bilinen ilk sürgünü 4. yy da Ermeni katoğigosu 1. Nerses'tir. Ayasofya'nın muhteşem İmparator kapısını Tarsus'tan söktürüp buraya yerleştiren İkona karşıtı İmparator Teofilos 830-40 arası adaya bir manastır inşa ettirmiştir. Teofilos ikona karşıtı son imparator olarak hakkın rahmetine kavuşunca, İkona taraftarı din adamları gönderildikleri sürgünlerden geri dönmeye başlarlar. Bunlardan biri olan Patrik İgnatios'ta 860 yılında 40 Azize'ye adanan bir kiliseyi adaya inşa ettirir. Bu manastırın altında kalan mahzenlerde ise mahkumlar korkunç şartlarda yaşam mücadelesi veriyorlardı. 12. yy'a gelindiğinde İmparator Manuel Komnenos adayı ve içinde harabe haline gelmiş manastırı yeniden ihya etti. Ancak Bizans zayıfladıkça İstanbul dışındaki yerlerde de denetimi azalmaya başlar. Bunun en güzel göstergesi de adaların sık sık korsanlar tarafından talan edilmesidir. 13. yy da Latin, 14. yy da Rus korsanlar tarafından Yassıada yağmalanır, buradaki keşişler ve mahkumlar öldürülür.
Diğer adalardan farklı olarak Yassıada, İstanbul'dan ulaşımı en zor ve en uzak adası sayılır. Bu nedenle fetihten sonra Osmanlı devrinde ada hep boş kalmış yerleşim olmamıştır. Ta ki, 1850 lerde İngiltere'nin İstanbul Büyükelçisi Sir Henry Bulwer Yassıada'yı satın alıncaya kadar.


Sir Bulwer 1801 yılında doğmuş, henüz 30 yaşında İngiliz parlamentosuna seçilmiş soylu bir kişiydi. Daha sonra İngiliz Hariciye'sine girdi. 1837'de kısa bir süre İstanbul'da elçilik katibi olarak görev aldı. Ancak bu kısa süre onun İstanbul'a hayran kalmasına yetti. Kendinden önce görev yapmış efsanevi büyükelçi Sir Stanford Canning'in halefi olarak göreve başladığında Osmanlı Devleti tarihinde ilk kez Fransızları ve İngilizleri aynı anda yanına alarak Ruslara karşı Kırım Savaşını kazanmıştı. Tabii 1839'da yaptığı meşhur Baltalimanı Ticaret Anlaşması karşılığında..! 1855-56 Kırım Savaşı sayesinde İngiltere Galata'da adeta özerk bir yönetim ilan etmişti.
(Yassıada'da kadınlı erkekli kalabalık bir gurup)

İşte bugünlerde işbaşına gelen Sir Bulwer, Yassıada'yı satın alarak buradaki manastırın kalıntıları üzerine  anglo-sakson kalelerini andıran bir malikane inşa ettirdi. Manastırın mahkum hücrelerini ise şarap mahzeni olarak değerlendirdi. İstanbul'dan bazı adamlar getirterek burada üzüm bağları kurmaya çabaladı. Ancak 20. yy'da bile ulaşımı oldukça meşakkatli olan bu adaya, bu kadar yatırım yapılması gerçekten akıl dışı bir davranış olsa gerek. Nitekim halk arasında, Sir Bulwer'in adayı ileride İstanbul'u işgal etmeyi planlayan İngiliz hükümetinin burayı üs olarak kullanması için satın aldığı dedikodusu yaygındı. Bir de tabii kadınlı erkekli kabalık gurupların adaya gidip gelmesi cinsel fantezi düşkünü bir kısım ahalinin başka dedikodularına da yol açıyordu. Neticede bu çılgın ütopya büyükelçinin parasının bitmesiyle sona erdi. Sir Bulwer 7 sene görev yaptığı İstanbul'dan ayrılırken adayı da Mısır Hidivi İsmail Paşa'ya sattı. İsmail paşa asla ayak basmayacağı bu adayı neden satın aldığı ise Süveyş Kanalı açılırken açıklığa kavuşacaktır. Kaz gelecek yerden civciv esirgenmez.


Sir Bulwer'den 25 yıl sonra İstanbul'a gelerek adayı gezen Gustave Schlumberger henüz otuz yıl önce inşa edilmiş şato ve malikanenin içler acısı bakımsızlığını ve Hidiv'den maaş alan birkaç bekçinin buradaki korkunç yanlızlığını Prens Adaları adlı seyahatnamesinden okuyoruz. Gustave Schlumberger'e göre bu proje gerçekten "çılgınca" idi.
Ada 1947 yılında Deniz Kuvvetleri Komutanlığı tarafından Hidiv ailesinin mirasçılarından satın alındı ve sonrası malum burada kurulan Deniz Üssünde Cumhuriyet tarihinin en önemli duruşmaları gerçekleşti ve Prens Adalarında Bizans'tan beri yüzlerce kez tekrarlanan bir gelenek rücu etti. Başbakan Menderes idam edildi.

Bugün hala uzaktan baktığımızda Sir Bulwer'in Anglo-Sakson şatosunun güzel silüeti ile Menderes'in idam edildiği askeri tesislerin ürkütücü ve çirkin silüeti birbirine karışır. Kültür Bakanlığı şimdi burada bir "demokrasi müzesi" kuracakmış. Umarım restorasyona önce bu egzantrik şatodan başlarlar ve o çirkin yapıların hepsini yıkarlar...


 (Adanın bugünkü çirkin hali)
(Adanın ikinci sahibi Hidiv İsmail)