19 Ekim 2011 Çarşamba

Doğumunun İki Yüzüncü Yılında Franz Liszt'in İstanbul Günleri

Beyoğlu'nda Galataray'dan Tünel'e inerken sol tarafta bulunan Nur-u Ziya Sokak bana her zaman iki büyük müzisyeni hatırlatır. Biri Ruhi Su diğeri de Franz Liszt'tir. Her ikisinin de yolu bu sokaktan geçmiş, Ruhi Su çok uzun yıllar Liszt ise sadece beş hafta bu sokakta kalabilmiştir. Sokağın sol tarafında yer alan Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Locası binasının yan tarafında küçük bir plaketten Franz Liszt'in 1847 yılında o binada kaldığını öğreniyoruz.
Franz Liszt 22 Ekim 1811 yılında Macaristan'da doğuyor. Henüz çok küçük yaşta yeteneği farkedilince babası tarafından Viyana'ya piyano eğitimi almaya gönderiliyor. Burada virtiözlük derecesinde kendini geliştiriyor. Çok erken yaşta babasını kaybetmesi üzerine geçimini sağlamak için piyano dersleri vermeye başlıyor. Ancak bir yandan da Paganini, Berlioz gibi döneminin ünlü müzisyenleriyle tanışıyor. Lamartin'in şiirlerini besteliyor. Erken yaşlarda tanıştığı Agoult Kontesi Maria Duplesis ile tanışıyor. O sırada evli olan kontesla alışılmışın dışında bir ilişki yaşıyor. Kontes'ten olan üç kızından biri de büyüdüğü zaman tıpkı annesi gibi kocasını terkedip babasının yakın arkadaşı Richard Wagner ile sıradışı bir ilişki yaşıyor.

(Franz Liszt)


Franz Liszt 1840-47 yılları arasında Portekizden Rusya'ya dek neredeyse tüm Avrupa'yı kapsayan bir turneye çıkar. Bu turne kapsamında 8 haziran 1847 yılında İstanbul'a gelir. Ancak onun hayali buraya Maria Duplesis ile birlikte gelmekti. Oysa Maria 1847 Şubatında Paris'te hayata veda etmiştir. Dolayısıyla bu gezi sanatçı için bir yas gezisi haline gelmiştir. 


Aslından Önce Sahte Liszt mi Geldi?
Takvim-i Vakayi gazetesi 2 Aralık 1846 tarihli sayısında "bazı haberlere göre piyano ustalarının en meşhurlarında Mösyö Liszt İstanbul'a gelmekte imiş" sözleriyle sanatçının gelişini müjdeliyordu. Ancak bu haberin yayınlandığı sırada Alman piyanist Eduard Lisztmann İstanbul'a gelmiş ve sarayda sultanın huzurunda konserler vermiş, ondan çeşitli hediyeler almıştı. Gerçek Liszt gelmeden üç hafta önce de şehirden ayrılmıştı. Liszt'in 1884 yılında yani bu ziyaretten  37 yıl sonra kuzenine yazdığı mektuba inanacak olursak İstanbul'a iner inmez sahtekar olduğu gerekçesiyle tutuklanmış ve sahte Liszt yüzünden eziyet çekmiş. Neyse ki bu olayın tamamen uydurma olduğunu Prof Dr Ömer Egecioğlu'nun kanıtladığını öğreniyoruz. Eğecioğlu "Liszt- Lisztmann Olayı" başlıklı makalede gerçekten Lisztman isimli bir bestecinin İstanbul'a geldiğini, sarayda konserler verdiğini, ancak hiçbir zaman Liszt'in adını kullanmadığını dönemin yerli ve yabancı gazetelerini, konser broşürlerini tarayarak kanıtlıyor. Bu durumda Liszt bir sanatçı egosuyla yalan söyleyerek kendi efsanesini yaratmaya çalışmış diyebiliriz. 

Peki Liszt İstanbul'da neler yaptı? Herşeyden önce Eski Çırağan sarayında Sultan Abdülmecit'in huzurunda piyano resitalleri verdi. Cam bir piyano ve cam bir koltuğun üzerine oturarak. Bu piyano ve koltuk halen sarayın Camlı Köşk bölümünde görülebilir. Bu resitaller için ikinci bir piyano Sebastian Erhard tarafından imal edilmiş ve daha sonra ünlü Rum Mihail Baltazzi tarafından 16 bin altına satın alınmıştır. Ayrıca Müzika-i Hümayun başkanı Don-İzzet Paşa'nın (Donizetti) bestelediği Mecidiye Marşına eklemeler yaptı. Nuru Ziya sokakta bulunan (eski Polonya sokağı) nota basımcısı A.Commandiger'e ait 19 numaralı eve yerleşti. Burada beş hafta kaldı. Padişahın ilgisine mazhar oldu ve kendisine 4. dereceden Mecidiye nişanı ile 12500 altın değerinde mücevherli bir kutu hediye edildi.

Kuşkusuz Abdülmecit Osmanlı tarihindeki Batı müziğine en düşkün sultandı. Dolmabahçe Sarayı inşa edilirken sarayın hemen yanında bugün çay bahçesi olan alanda muhteşem bir tiyatro inşa ettirmiş, burada operalar, tiyatrolar, konserler tertip ettirmişti. Bu nedenle sadece Liszt değil, Staruss, Donizetti gibi bir çok bestekarı İstanbul'da konuk ve ihya etmiştir.

Liszt ise Macar Milli Akademisinin başkanlığına getirilmiş ve onun öğrencisi olan Geza Hegyei Sultan Abdülmecit'in Torunu son Osmanlı halifesi olan Abdülmecit'e piyano dersleri vermiştir. Cumhuriyetin ilanı ile Sultan olamayan halife Abdülmecit ise gerçek bir müzik tutkunu ve iyi bir ressamdır. Onun "Sarayda Beethoven" adlı resmi zaten bu özelliklerinin en çarpıcı belgesidir. 
(Halife Abdülmecit'in Yaptığı Haremde Beethoven Resmi)


Hacettepe Üniversitesi 18-22 Ekim tarihleri arasında doğumunun 200. yılı nedeniyle Uluslararası Franz Liszt Müzik festivali organize etmiş. Liszt'in doğum günü olan 22 Ekim festivalin son günü ve İdil Biret onur konuğu olarak bir konser verecek. İzleyebilen kaçırmasın derim. 

16 Ekim 2011 Pazar

Bey ve Oğlu: Bir Bölgeye İsmini Veren Gritti Ailesi

Muhteşem Yüzyıl dizisini uzun süredir izlemekten vazgeçmiş biri olarak geçenlerde televizyonu zaplarken Bey-oğlu Alvise Gritti ile ilgili bir sahne gözüme takılınca durup bir süre izleme ihtiyacı hissettim. Tiyatronun tuluatlısı, tiratlısı; dizinin ise dramalısı dağdağalısı, ağdalısı makbüldür bizde. Bu nedenle tarihsel olayları bile iyice ezip sulandırıp dramatize etmez isek içimiz rahat etmez. Dizide benim takıldığım sahnede Malkoçoğlu ile Bey-oğlu Alvise "kız meselesi" yüzünden liseli ergenler gibi kapışıyordu...! Malkoçoğlu'nun kahramanlıklarını Cüneyt Arkın filmlerinden biliyoruz da bu Gritti'ler kimdir ki yüzyıllar önce yaşatıp İstanbul'un bir bölgesine isimlerini miras bırakmışlar?

Yahya Kemal'e göre Türkiye'ye alafrangalığı getiren bu ailenin kökeni Giritti'lere dayanır. Bu nedenle soyadları Gritti'dir. Aile 18. yy. da Girit'ten Venedik'e yerleşir. Ailenin "Bey" lakaplı üyesi Andreas Gritti'nin Fatih döneminde İstanbul'a yerleştiği sanılıyor. Andreas Gritti Osmanlı ile Venedik arasında özellikle buğday ticaretinden çok zengin olmuştur. Galata'da sur dışında Pera bağları denilen bölgede, bugünkü Postacılar sokağının alt kısmında inşa ettirdiği muhteşem bir malikanede yaşar. Ticaret ile savaşın yan yana sürmeyeceğini bildiği için Osmanlı ile Venedik arasında sık sık patlak veren savaşlar ve gerginliklerde her zaman arabulucu rolü üstlenmiş, savaşların en kısa sürede sona erdirilmesine ve barış anlaşmalarının kalıcı olamasına önayak olmuştur. Hatta 1499 da başlayıp 1502 de biten Osmanlı- Venedik savaşından sonra anlaşma metninin Andreas Gritti tarafından hazırlandığı bilinir. Bu anlaşmalar sayesinde Venedik'li tüccarların belli bir süre vergiden muaf olmalarını ve Balyos'ların (Venedik elçileri) üçer yıl bu görevi sürdürmeleri gibi ayrıcaklılar elde etmiştir. Kendisi de bir dönem Balyosluk yapmıştır.
(Andreas Gritti'nin Tiziano tarafından yapılan portresi)

Andreas Gritti' nin Venedik'te resmi nikahlı bir eşi olmasına rağmen Konstantiniyye'de de kadınlarla ilişkilerini sürdürmüş ve Rum kadınlardan dört oğlu olmuştur. Bir çeşit "kontrata bağlı metreslik" ilişkisi sayılan bu durum Venedikte yasak ancak Osmanlı topraklarında serbestti. Gayrı Müslim Rum kadınları ile Venedikli tüccarla Kadı önünde nikah kıyabiliyorlardı. Bu durum zengin ve macera düşkünü tüccarlar için İstanbul'u daha da çekici hale getiriyordu. (bkz. İstanbul'daki Venedikliler. İş Bankası Yayınları. s. 142)  Sonradan Doç olacak olan Gritti,  Pierre, Alvise, Lorenzo ve Gregorio isimli gayrı meşru çocuklarının tamamını yanına alarak 1504'de Venedik'e geri döner. Ticaret'ten elde ettiği muazzam servetle bir takım siyasi manevraların içine girer ve 1523'de Venedik Doj'u (Devlet Başkanlığı) görevine seçilir. Tam 15 yıl bu görevde kalır. Aynı yıl Makbul İbrahim Paşanın da sadrazamlığa getirilmesi enteresan bir paralellik yaratmıştır. Venedik doju mükemmel Türkçe, Osmanlı sadrazamı ise mükemmel İtalyanca konuşuyordu. Belki de bu nedenle bu dönem Venedik ile Osmanlı arasındaki en sakin dönemdir. Ticari ilişkiler hızla gelişir ve Akdeniz'deki barış ortamı Venedik'in hızla zenginleşmesine yol açar. Rönesans'ın en önemli ressamları bu dönem Venedik'te başyapıtlarını üretirler. Onlardan biri de Tiziano Vecellio'dur. Tiziano aynı zamanda Doj Andreas Gritti'nin de bir portresini yapar. Andreas Gritti iktidarının son yılında patlak veren Osmanlı- Venedik savaşına mani olamaz ve 1538 yılında ölür. Bugün Venedik'deki San Marco meydanında Dükler Sarayının dış cephesinde 1536'da yapılmış bir heykelde Doj Gritti'yi görebiliriz. 
(San Marco Meydanındaki Andreas Gritti Heykeli)
(Doj Gritti'nin Kendi Adına Bastırdığı Para)

Doj, oğullarının eğitimine önem verir ama sonuçta onlar gayrı- meşru çocuklardır ve Venedik'te yükselme şansları olamazdı. Hepsi İstanbul doğumlu bu çocuklardan sadece birisi Alvise (Luigi) Gritti (1480-1534) İstanbul'a geri döner. O da babası gibi tüccardır ve özellikle şarap, altın, gümüş, safran, tuz ve buğday ticaretinden bir servet edinmiştir. Bu arada iktidarda olan Kanuni'nin Sadrazamı Makbul İbrahim Paşa ile oldukça samimi olur ve danışmanlığını üstlenir. Maceraperest bir kişiliğe sahip olan Alvise Gritti, babasının da nüfuzunu kullanmayı bilmiş ve Venedik balyosunun maslahatgüzarlığını da üstlenmiştir. Böylece hep Osmanlı sarayına hem de Venedik elçiliğine bilgi taşıdığı söylenir. 

Müslüman Olarak Öldü
Osmanlı'nın bu dönemde iki büyük hedefi vardı. Birinci hedef Roma (dolayısıyla Vatikan) ve Viyana (dolayısıyla Habsburg hanedanlığı) idi. Biri dini, diğeri siyasi iki merkez adeta birer kızıl elma olarak Kanuni'nin önünde duruyordu. Venedik ise hem Habsburg hanedanı hem de Osmanlı hanedanı arasında sıkışmıştı. Gerek Pargalı İbrahim'in gerekse Bey-Oğlu Alvise'nin etkisiyle Osmanlı, Roma yerine Avusturya- Macaristan'a yönelmeyi tercih etti. Venedik belayı mümkün olduğunca kendinden ve Roma'dan uzak tutmak için ne gerekiyorsa yapıyordu. Ancak bir hükümdarın oğlunun "kafir" Osmanlı ile bu denli sıkı-fıkı olması özellikle orta Avrupa ülkelerinde hoş karşılanmadı. Hatta neredeyse Venedik Osmanlı'nın işbirlikçisi olarak görülmeye başlandı. Türk ordusuyla birlikte Macaristan üzerine yapılan tüm seferlere katılan Alvise, Mohaç meydan savaşından sonra barış heyetinin de içinde yer almıştı. Pargalı İbrahim, Alvise'yi Macaristan ve Erdel Krallıklarının müfettişi gibi kullanıyordu. Alvise ise bu pozisyonundan inanılmaz bir güç ve zenginlik biriktirdi.Ancak onun gözü Macaristan krallığında idi. Oğulları için de Eflak-Boğdan Prensliğini istiyordu. Belki de bu nedenle 1531'de Alvise Müslümanlığını ilan etti. Bu durum Avrupa'da büyük sansasyon yarattı. Venedik çok zor duruma düşmüştü. Devlet başkanının oğlu müslüman olmuş ve "kafir"lerle birlikte Hıristiyan kanı döküyordu. Alvise'ye duyulan tiksinti ve nefret Habsburg yanlısı Macar beylerinden birinin onu oğullarıyla beraber tuzağa düşürerek yok etmesi ile sona erer. Alvise'nin tasfiyesinden iki yıl sonra da Pargalı tasfiye edilir ve Osmanlı- Venedik savaşları yeniden başlar.

Alvise Gritti'nin tam bir Osmanlı gibi yaşadığını, eğlenceye çok düşkün olduğunu, bir harem kurduğunu, Macaristan seferlerinden dönüşünde birçok antik heykeli sarayına diktiğini- böylece Pargalı'ya da örnek olduğunu, birçok sanatçı ve bilim adamını sarayında ağırladığını tarihçiler yazar. Babasından kalan sarayı daha da büyütmüş ve bu saray ileride semte de adını verecek olan "Beyoğlu Sarayı" adıyla anılmaya başlanmıştır. Saraydan bugüne bir iz kalmamıştır. Sonraki yıllarda yıktırılarak buraya Venedik Elçiliğinin binası (bugünkü İtalyan Konsolosluğu İkametgahı) inşa edilmiştir. Alvise'nin sarayından kalan yegane iz konsolosluğun girişindeki Venedik Devletinin simgesi olan Aslan rölyefidir. 
(İtalyan Konsolosluğunun Bahçesindeki Venedik Aslanı)

3 Ekim 2011 Pazartesi

Mimar Sinan'ın Başındaki Pergel

Anadolu'da bir tabir vardır. "Kırklara karışmak" derler. Daha çok hidayete ermeyi işaret etse de aynı zamanda ortadan kaybolmak, yokolmak, buharlaşmak manasında da kullanılır. Bizim tarihimizde de kırklara karışan, adeta buharlaşıp yok olan onlarca şahsiyet vardır. Bunları eserlerinden tanırız, biliriz. Ancak onların neye ve kime benzediğini bilemeyiz. Bunda elbette İslamda tasvir yasağının büyük etkisi vardır. Barbaros Hayrettin'den tutun Evliya Çelebi'ye kadar onlarca örneğini sayabiliriz. Bu şahsiyetlerin bugün gördüğümüz tüm portreleri uydurmadır. Hatta bugün varolan padişah portrelerinin çoğu 19. yy.da hayali olarak yaptırılmıştır. 19. yy'a kadar Fatih dışında bir ressamın önüne geçip poz vererek resmini yaptıran bir tek sultan yoktur.

Mimar Sinan'da geriye bıraktığı yüzlerce yapıya rağmen simayen hiçbir iz bırakmadan aramızdan ayrılmıştır. Onun bilinen tek tasviri Dublin Chester Beatty Kütüphanesinde bulunuyor..! Seyyit Lokman'ın Tarih-i Sultan Süleyman adlı eserinin orada ne aradığı ayrı bir tartışma konusu. Ancak Sinan'ın bilinen tek tasviri bu albümün sonlarında elinde ölçü aleti ile mezar kazanları denetlerken gösteren minyatürdür.

Ancak geçtiğimiz pazar günün Habertürk gazetesinde Murat Bardakçı Mimar Sinan'ın yaşarken yapılmış bir portresinin bulunduğunu müjdeledi! Yeditepe Üniversitesinden iki akademisyen- Mehmet Arman Güran ve Ayşe Zekiye Abalı bu önemli keşfi gerçekleştirmiş. Türk Tarih Kurumunun Süreli Yayını Belleten'in 2011 Ağustos sayısında yer alan makaledeki iddiaya göre, Kanuni Döneminde İstanbul'a gelerek 11,45 metre uzunluğunda devasa bir İstanbul panoraması çizen Melchior Lorck 21 paftadan oluşan bu panoramanın 11. paftasında kendisi ile birlikte Mimar Sinan'ın da bir portresini panoramaya dahil etmiştir.
Bu konu ile ilgili daha önce yazdığım yazının linki:
http://kulturistanbul.blogspot.com/2011/01/kanuni-doneminde-bir-seyyah-ressam.html


Burada sanatçı panoramayı resmederken hemen yanında bir elinde mürekkep hokkası, diğer elinde muhtemelen bir mühür bulunan yaşlı bir figür görüyoruz. Bu figürün Mimar Sinan olabileceğine dair bir dizi sağlam hipotez yazıda yer alıyor. Ancak bu tezlerden bence en güçlüsü yaşlı figürün kavuğundaki pergeldir.
Belleten'deki yazının linki: http://www.ttk.org.tr/templates/resimler/File/Makaleler/273/273_4/273_4.html

Sinan'ın Kafasındaki Pergel 500 Yıldır Duruyor


Pergel her ne kadar bazı "mason avcılarının" pek hoşlanmadığı ve nerede görürlerse orada bir masonluk aradıkları bir sembolse de, aslında bin yıllardır mimarlık mesleği ile özdeşleşmiş bir semboldür. O kadar ki Sinan'ın kendisinin kaleme aldığı tezkiretü-l bünyan ve tezkiretü-l ebniye'nin girişi "Canın ve gönlün halvet sarayı olan Hazreti Adem'in vücudunu pergelsiz ve cedvelsiz bina eden Allah'a hamdediyorum" diye başlar. Sinan eserinde pergelden sık sık bahseder ve kendini ve sanatını tanımlarken pergelden ilham alır. "Bir ayağım temel ilkelerde sabit durdu, diğer ayağımı da başka diyarları gözlemlemek için kullandım" diyor ve ekliyor "Pergel gibi hareket ederim" Dolayısıyla mimarlığın alamet-i farikası olan pergelin Sinan'ın başının üzerinde yeri olması çok doğal.

Sinan'ın pergelle olan sıra dışı ilişkisi o denli ileri gitmiş ki kendi türbesinin planını bile pergel şeklinde yapmış.


Ancak Hassa Mimarbaşı olarak başlığında pergel taşımak geleneği 19. yy'a dek görülür. Son Hassa Mimarbaşı Sarkis Bey Balyan ve kardeşi Agop Bey Balyan'ın Sultan Abdülaziz'in özel izniyle feslerinin üzerinde altından üçgen pergel taşıma ayrıcalığı kazandıklarını biliyoruz. Dolayısıyla kavuğunda pergel taşıyan bu şahsiyetin Sinan olma ihtimali kuvvetle muhtemeldir. Çünkü başlıktaki pergel bir makamı işaret ediyor. Hassa Mimarbaşı makamını. 

Ancak Bardakçı'nın yazısının son bölümünde beni de hayrete düşüren bir ayrıntı var. Meğerse 1930'lu yıllarda Sinan'ın mezarı açılmış ve kafatası pergelle ölçülmek üzere Ankara'ya yollanmış. Nazi Almanya'sına özenerek ari ırk sevdasına düşen zamanın faşist zihniyeti büyük ustanın kafasının pergelden fazla uzak kalmasına razı olmamış ve epeyce bir ölçüp biçmişler..! Kayserili bir devşirme- ve büyük olasılıkla gayrı-müslüm doğan Sinan'ın ölçülerinin umdukları gibi çıkıp çıkmadığını merak ediyorum. Ama asıl merak ettiğim ve dehşete kapıldığım Sinan'ın kafatasının kim bilir hangi depoda "demirbaşa" kaydedilip hala yerine konulmaması fikri. 
Sinan'ın kafatasının "kırklara karışmadan" bir an önce bulunup ait olduğu yere iade edilmesi herhalde ona göstereceğimiz en önemli vefa borcu olur.

Bu önemli keşfi gerçekleştiren Mehmet Arman Güran ve Ayşe Zekiye Abalı'ya teşekkür ediyorum...

28 Eylül 2011 Çarşamba

Baba Nakkaş: Ressamların Babası

Bu yazımızda Babanakkaşzadeler olarak bilinen bir aileden bahsedelim. Aile aslen Horasanlı, dolayısıyla Özbek kökenli bir ailedir. Fetihten sonra Konstantiniyye'ye yerleşen ailenin atası Nakkaş Şeyh Mehmet'tir. Baba Nakkaş lakabı ile anılan Şeyh Mehmet aynı zamanda Nakşibendi şeyhi idi. İyi bir sanatkar olan Baba Nakkaş'ın çalışmalarından memnun kalan II. Mehmet, 1466'da Çatalca'ya bağlı İnceğiz ve Kutlubay köylerini kendisine topraklarıyla birlikte vakfetti. Bugün hala NAKKAŞKÖY olarak varlığını sürdüren bu köyde Baba Nakkaş, bir cami, bir mektep ve değirmen inşa ettirdi. Aynı zamanda en eski Nakşibendi dergahlarından birini de yine bu köyde kurdu ve başına geçti. Aynı zamanda Üsküdar Kuzguncuk semtinin sırtlarında da bir dergah kurdu. Bu dergahın etrafına da NAKKAŞTEPE adı verildi. Bugün Koç Holding'in yanından aşağıya Kuzguncuk'a inen oldukça dik sokağın adı da BABANAKKAŞ SOKAĞI'dır. Aynı zamanda tekkenin etrafında oluşan mezarlık  zamanla büyüyerek bugünkü Nakkaştepe Mezarlığını oluşturur.
(Nakkaştepe)

Ancak sanat tarihi açısından onun en önemli icraatı, Osmanlı Sarayında henüz Fatih devrinde, ilk Nakkaş atölyesinin kurulmasını sağlaması olmuştur. Böylece ehl-i sanaatkarların saray çatısı altında birleşerek bir meslek loncası oluşturmasına önderlik etmiştir. Evliya Çelebinin belirttiğine göre bugün varolmayan Eski Saray'ın cümle kapısının saçakları ve Topkapı Sarayındaki Sultan Beyazıt Divanhanesi'nin kubbe tezyinatı Baba Nakkaş'ın eseridir. Baba Nakkaş oldukça uzun yaşamış, Fatih'ten sonra iktidara gelen Sultan II. Beyazıt'ın müsahipliğini yapmış, nihayet 1525 civarında ölmüş ve Çatalca'da kendi yaptırdığı Mescit'in haziresine gömülmüştür. Kendine has bir üslup geliştirmiş ve bu üsluba Babanakkaş üslubu denilmiştir. Halen İstanbul Üniversitesi Kütüphanesinde "Baba Nakkaş Albümü" adında bir albüm yer almaktadır.
(Çatalca'daki Nakkaş Köyü tabelası)

Aile yüzyıllar boyunca Baba Nakkaş Vakfı etrafında varlığını sürdürmüş ve yakın tarihimize damgasını vuran pekçok sima yetiştirmiştir. Bunlardan bazıları: Mareşal Fevzi Çakmak, Ord. Prof. Dr. Süheyl Ünver- ki kendisinin  "Fatih Devri Nakışhanesi ve Baba Nakkaş" adlı bir incelemesi vardır- Şair Şukufe Nihal ve Gazeteci Yılmaz Öztuna bu aileden gelir. 
(Baba Nakkaş Üslubunda sırlanmış kandil- Topkapı Sarayı)

22 Eylül 2011 Perşembe

En Kutsal Bizans Kilisesinde Laf Cambazlığı

İstanbul'a gelen Ortodoks Hristiyanların neredeyse tamamının uğradığı üç mekan vardır. Birincisi Ayasofya, ikincisi Fener Rum Patrikhanesi, üçüncüsü ise Ayvansaray'da ara bir sokakta yer alan Panaiya Bleharnai kilisesidir. Bu kilisenin etrafındaki tüm dükkanlarda Kril alfabesiyle yazılmış yazılarla Hz. Meryem ve İsa ile ilgili küçük turistik ikonalar bulabilirsiniz. Bir zamanlar ortodoks dünyasının en kutsal Meryem Ana kilisesinden bugüne sadece ayazması (kutsal su kaynağı) kalmasına rağmen dünya ortodoksları akın akın bu kutsal mekanı görmeye geliyorlar. Peki nedir bu mekana kutsiyet veren olay?

458 yılında Kudüs'e hacı olmaya giden iki Ortodoks- Galvius ve Kandius- Filistin'in Celile kasabası yakınlarındaki Cepernaum adlı köyde dindar bir Musevi kadının evine misafir olurlar. Bu kadının evinde Hz. Meryem'e ait giysilerin muhafaza edildiğini öğrenince gece bu kutsal giysileri çalıp gizlice Constantinopolis'e getirirler. Constantinopolis ilk Hristiyan başkenti olması nedeniyle birçok kutsal emanetin toplandığı bir merkez, kutsal bir şehir haline gelmişti. Şehir Müslümanlaştıktan sonra da bu alışkanlık devam etmiş ve İslamın tüm kutsal emanetleri yine Constantiniyye'de toplanmıştı.

Panaiya Vlaherna Kilisesi Girişi

Meryem'in giysilerinin geldiğini duyan halk akın akın onların sergilendiği Ayvansaraydaki Aziz Markus ve Petrus Kilisesine (Hz Cabir Camii) gelmeye başlayınca dönemin imparatoru 1. Leon (457-474) sadece bu giysiler için bir sokak yukarıda bir kilise inşa ettirir. Bu kilisenin içinde daha önceden kutsal sayılan bir de ayazma yer almaktadır. Halk arasında bu kilisede yer alan Meryem İkonasının ve giysilerinin şehri koruduğuna dair yaygın bir kanı vardır. Nitekim 626 yılında şehir surlarına gelip dayanan Avar ordularına tam teslim olunacak iken surlar üzerinde gezdirilen ikona ve giysilerin Avar ordularının geri çekilmesine neden olduğu ve kuşatmanın kaldırıldığı söylenir. Aynı şekilde 865 yılında kuzeyden gelerek şehri denizden ve karadan kuşatan Rus ordularının da bu giysiler sayesinde çıkan bir fırtınayla bozguna uğratıldığına iman ediliyordu. Tüm bunlar şehir halkının gözünde hem kiliseyi hem de ayazmayı kutsallaştırmıştı. Bu kilisenin başına gelen iki büyük felaketin şehrinde koruyucusunu yitirmesine, dolayısıyla düşmesine neden olduğuna inanılmaktadır. İlk felaket 1070 yılında yaşandı ve Bizans'ın sonunu getiren kavim, yani Türkler 1071'de Anadolu'ya girdi. İkinci felaket ise 1434 yangınıdır. Bu yangında Meryem'e ait giysiler tamamen yanıp yok olur ve 20 yıl sonra şehir düşer.

Kilise yaklaşık dört yüz yıl sonra eski görkeminden uzak, mütevazi bir şekilde Rum kürkçüler loncası tarafından 1869'da yeniden inşa edilir. Geçmişten geriye sadece Kutsal Ayazma ve anılar kalmıştır. Kiliseye gittiğinizde ayazmanın üzerinde şunlar yazar: νıψδν ανομηματα μη μοναν δψιν (yalnız yüzünüzü değil, günahlarınızı da yıkayınız) Ancak bu ibare tersten okunduğunda da aynı anlama gelir..!
Bu da Bizans'tan günümüze kalan bir laf cambazlığı olsa gerek. Ancak oldukça zekice işlenmiş bu kelime oyunu ancak Bizans medeniyetine yakışırdı...

(Ayazma çeşmeleri ve üzerindeki yazı)

10 Eylül 2011 Cumartesi

Büyük Bir Sporcu: İskenderiyeli Porphyrius

Bizans dönemi Konstantiniyye'sinin en önemli yapılarından birisi kuşkusuz Hipodromdur. Hipodrom denilince aklımıza gelen sadece uzunlamasına bir meydan ve meydanın ortasında yer alan üç sütundur. Bu üç sütun bir zamanlar yeryüzünün en büyük spor alanından arta kalan zavallı hatıralardır. Bir zamanlar 60 civarında olan bu anıtlardan sadece 3 tanesi ayakta kalabilmiştir. Hipodrom'dan geriye sadece Cankurtaran yönüne doğru indiğimiz zaman hala şaşırtıcı etkisiyle Splendon (Destek- İstinad) duvarları karşımıza çıkar. Oysa Hipodromun temelleri  MS 196 yılında şehri işgal eden Roma İmparatoru Septimus Severus tarafından Roma'daki Colloseium'un muadili olarak atılmıştı. Severus'un başlattığı işi kente adını verecek olan Büyük Konstantin bitirmiş ve Konstantiniyye Nea-Roma adıyla Roma'nın başkenti ilan edildiğinde, Konstantin Hipodromu daha da büyütmüş ve toplam 100 bin kişilik devasa bir arena inşa ettirmiştir. (O dönem şehrin nüfusu aşağı yukarı bu kadardır) 
(1204 Venedik-Latin İstilası Sırasında Hipodromdan Çalınarak Venedik San Marco Kilisesine Yerleştirilen Quadriga- Dört At- Heykeli)

Hipodrom dünyanın en görkemli arenası olmasının yanı sıra en görkemli spor karşılaşmalarına da sahiplik ediyordu. Bu karşılaşmaların en önemlileri araba yarışlarıydı. Dört atın çektiği savaş arabalarıyla (Quadriga) yarışan "pilot"ların her biri bir takıma bağlı idi. Yeşiller (Toprak), Kırmızılar (Ateş) Maviler (Su) ve Beyazlardan (Hava) oluşan bu takımlardan zaman içinde sadece iki tanesi; Maviler ve Yeşiller ayakta kalmıştır. Bugün Hipodromun hemen arkasında yer alan Mozaik müzesindeki bir yer mozaiğinde rakip iki takımın sporcularının bir kaplana karşı verdikleri mücadelenin betimlemesiyle karşılaşabilirsiniz. Bu betimleme belki de yeryüzünün en eski sportmenlik resmidir. 


İşte bu araba yarışlarının efsanevi bir ismi vardı: Porphyrius. Aslen İskenderiyeli olan ve gerçek adı Kalliopas olan Porphyrius'a (Porfiryus) bu lakabın verilmesi teninin kızıla çalan kuzguni renginden dolayıdır. O dönem sadece Mısır'da çıkarılan ve Bizans İmparatorlarınca saraylarda ve lahitlerde sıkça kullanılan Porfir mermeri aynı zamanda soyluluk sembolü idi. Bu nedenle Bizans İmparatorları Profirogennatos (mor doğan) ünvanını kullanırlardı. Bu ünvanı kullanma hakkı Bizans tarihi boyunca belki de sadece Afrikalı köle Kalliopas'a verilmiştir. Çünkü bırakın ünvanı kullanmayı halkın Erguvan rengi giysi giymesi bile yasaktı. Bu konu ile ilgili Erguvan: İstanbul'da Bir Mevsimin Adı yazımı okuyabilirsiniz. 

Porphyrius o denli başarılı bir sürücüydü ki Hipodrom'un ana aksı (Spina) üzerine 5 tane heykeli henüz yaşarken dikildi. Bu beş heykelin tamamı bugün kayıptır. Ancak bu heykellerden iki tanesinin kaidesi halen İstanbul Arkeoloji Müzesinde sergileniyor. 
 (Arkeoloji Müzesinde sergilenen iki kaideden biri)

(Quadriga'sının üzeride Porphyrius elinde zafer tacı ile)

Porphyrius'un İmparator Anastasios (491-518) döneminde babası Kalhas ile beraber Konstanniniyye'ye geldiği biliyor. Babası büyük bir at terbiyecisiydi ve oğlunu da büyük bir binici olarak yetiştirdi. Zaman zaman maviler, zaman zaman da yeşiller adına yarışıyordu. Onun bu transferleri tamamen dönemin politik dengelerine göre imparatorun yönlendirmesiyle oluyordu. Çünkü o dönem siyasal fikirler bu takımlar üzerinden ifade ediliyordu. Yeşiller daha çok orta halli ve yoksul sınıfların, maviler ise soyluların desteklediği takımlardı. Dolayısıyla buradaki spor takımları aynı zamanda birer siyasi parti gibiydi. Bu nedenle bu yarışlar aynı zamanda politik rahatsızlıkların ifade biçimi olabiliyordu. Nitekim 532 yılında patlak veren büyük Nika ayaklanması Hipodromdaki bir müsabaka sırasında fitil almış ve başladığı yerde; 3 gün sonra yine hipodromda Jüstinyanus'un askerleri tarafından 30 bin kişi kılıçtan geçirilerek sona erdirilmiştir. 

Büyük Profiryus'un ise hayatı boyunca bir tek yarış bile kaybetmeden yaşarken bir efsane olmuştur. Ancak ne zaman ve nasıl öldüğüne dair hiçbir kayıt günümüze ulaşmamıştır. 

6 Eylül 2011 Salı

6-7 Eylül: Bir Utancın Ardından

Bundan 5-6 yıl önce Orhan Pamuk’un “İstanbul” kitabını okurken enteresan bir duyguya kapılmıştım. Orhan Pamuk’la ben aynı semtin çocuğuyduk. İkimizin de çocukluğu ve gençliği Nişantaşı’nda geçmişti. Ancak onun kitabında tasvir ettiği Nişantaşı, benim çocukluğumu yaşadığım Nişantaşı’ndan çok farklıydı sanki. Tabii ki aramızda 15 yıl vardı. O benden bir önceki jenerasyon sayılırdı. Elbette o zengin bir ailenin çocuğuydu, ben orta halli hatta yoksul. Buna rağmen ben de Alaattin’in dükkanını biliyordum, oradan oyuncaklar almıştım, onun yürüdüğü sokaklardan caddelerden yürümüştüm.  Ama yine de yazdıklarında anlaşılmaz bir uzaklık hissediyordum. Sanki O, başka bir İstanbul’u anlatıyordu. Benim yetişemediğim, yaşayamadığım bir İstanbul’u. Sonra bu uzaklığın nedenini kitabının 163’üncü sayfasını okurken fark ettim. Onun çocukluğunda Nişantaşı’nda alışveriş yaptıkları mağazaların çoğunun sahiplerinin Rumlar ya da Ermeniler olduğunu yazıyordu. O mağazalarda azınlık ailelerin nasıl kendi aralarında Rumca ya da Ermenice konuştuklarını, kendisinin de onları taklit ederek ailesini nasıl güldürdüğünü anlatıyordu. Daha sonra bazı müşterilerin onları “Türkçe konuşun” diyerek nasıl payladığını ve Orhan Pamuk’un bu azınlıkların aslında pek de “itibarlı” kişiler olmadığını fark ettiğini öğreniyoruz. Evet, benim çocukluğumda eksik olan yan buydu işte! Elbette bazı azınlık komşularımız vardı ama kendilerine ya Türkçe isimler uydurup gizleniyor, ya da hiçbir şekilde etnik kimliklerini öne çıkarmıyorlardı. Paskalya zamanlarında evimize gelen Paskalya çörekleri dışında bizim hayatımızın tamamen dışındaydılar sanki…

Orhan Pamuk’un Nişantaşı’sı ile benim Nişantaşı’mı birbirinden ayıran 6-7 Eylül 1955 olayları, 1964 olayları ve 1974 Kıbrıs harekatı olmuştur kuşkusuz. Gerek Grek gerek Türk Devleti azınlıklara adeta birer “rehine” gözüyle bakmış, onları iç ve dış politik gelişmeler paralelinde birer şamar oğlanı haline getirmişti. Bunun en planlı örneklerinden biri 6-7 Eylül olaylarıydı. İngilizlerin Kıbrıs’tan çekilip adanın yönetimini Rumlara devretmesinden hemen sonra bir Türk ajanı Selanik’teki Atatürk Müzesine bomba atmış, hemen o gün zaten hazır olan gazeteler aracılıyla halk galeyana getirilmişti. Devlet güdümünde civar illerden kamyonlarla İstanbul’a getirilen milliyetçi güruhlar, azınlıklara ait ne kadar işyeri, kilise, ev varsa hücum etmiş; yakmış, yıkmış, çalmış, öldürmüş ve tecavüz etmişti. Tam 502 yıl önce şehrin fethinden sonra 2. Mehmet tarafından verilen üç günlük yağma izni adeta yeniden verilmiş gibiydi. Olaylar gelen uluslar arası tepkiler nedeniyle sadece iki günle sınırlı kalmıştı ama yaratılan terör ortamının sonuçları kuşaklar boyunca sürecekti.


 Bu etnik düşmanlık hareketi sadece azınlıklara zarar vermemiştir. Orhan Pamuk’un Nişantaşı’sı ve İstanbul’u, bir kuşak sonra benim yaşadığım İstanbul’dan ve Nişantaşı’ndan daha güzeldi. Artık ne Ara Güler'in fotoğraflarındaki ne de Orhan Pamuk'un romanlarındaki İstanbul kalmamıştır. Bir güzellik yitirilmiş, bizler de o güzellikten mahrum bırakılmıştık. Dolayısıyla bu düşmanlık en çok “biz”e de zarar vermiş, geriye sadece %99’unun Müslüman olmasıyla övündüğümüz bir “mermer” kalmıştı. Bir de babamdan dinlediğim Valikonağı Caddesi’nin okuma yazma bilmez kapıcılarının bir gecede nasıl şirket sahibi olduklarının hikayeleri.

Onlar şimdi Türkiye’nin en büyük holdinglerini yönetiyorlar…