16 Temmuz 2012 Pazartesi

İstanbul'un Dervişleri ve Brueghel'in Körleri

Geçtiğimiz günlerde elime geçen bir seyahatname- anı kitabını çok ilgi çekici buldum. Kitap 1591 yılında Alman-Avusturya İmparatoru 2. Rudolf'un elçililik heyetiyle İstanbul'a gelen Baron de Wratislaw'ın İstanbul anılarını içeriyor. Heyetin en genç üyesi olarak gelen Wratislaw, keskin gözlem gücü ve başına gelen birçok felakete karşın nesnel yorumlarıyla 16. yy sonu Osmanlı şehir yaşamını çok güzel aktarır. Heyetin İstanbul'da bulunduğu sırada Osmanlı ile Avusturya İmparatorlukları arasında savaş patlayınca heyettekiler tutuklanarak 26 ay küreğe ve hücre cezasına çarptırılır. Bu cezayı çekerken hayatta kalmayı başarırlar ve şans eseri affedilerek ülkelerine dönerler. Baron de Wratislaw ülkesine dönünce ilk iş bu seyahatname kitabını yazmak olur. Kitap 1597 yılında Linz kentinde Latince olarak basılır. Bu kitaptan sık sık faydalanmayı düşündüğümü belirterek kitabın bir bölümünde bahsedilen dilenci-dervişler bahsine geçmek istiyorum.
İstanbul kültürünün vazgeçilmez bir parçası olan dilenci-dervişlerden sadece Wratislaw değil, İstanbul'a çeşitli dönemlerde uğramış tüm gezginlerin bahsettiğini biliyoruz.
Kitapta "Kutsal Dilenciler" olarak bahsedilen bu dervişlerden şöyle bahsediliyor: "Bu koca kentin mahalleleri arasında sokak sokak dolaşarak, ev ev sadaka dilenen ya bir gözden ya da görme nimetinden büsbütün yoksun insanlar da vardır ki, bunlar gruplar halinde gezerler. Onar, yirmişer hattâ ellişer kişilik gruplar vardır. Hiçbir kişi yoktur ki, bunlara sadaka vermek sevabından kaçınsın!.. Çünkü halk bunları kutsal insanlar olarak tanımlar. Bu dilenciler Mekke-i Mükerreme'de bulunduklarını ve Ravza-i Mutahhare'yi ziyaret etmiş olduklarını söylerler, onun içindir ki bu dünyada başka hiçbir zevke değer vermediklerini, abes şeylere bakmayı istemediklerini ve bu yüksek amaçlarını gerçekleştirmek için de kızgın bir demir parçası üzerine koydukları bir çeşit tozu gözlerine tutarak görme nimetinden kendilerini yoksun ettiklerini iddia ederler! Bu dilenci güruhunun iddialarından kuşku duymayan kişiler bunların kutsal bir amaçla kendilerini kör ettiklerine, Hazreti Peygamber'e en yakın kişiler olduklarını ve kendilerine sadaka verenlere de şefaat edeceklerine inanırlar!.."
Buradan da anlıyoruz ki bu derviş takımı kendini hak yoluna adamış, dilenerek geçinen, ilahiler söyleyerek sokaklarda dolaşan, dünya nimetlerine gözlerini kapamak için gözlerine mil çektirmiş, ancak bunun mükafatı olarak "gönül gözü" açılmış muhterem insanlardır. Halk bunları aşağılamak, itip kakmak bir yana kendilerini Hak yoluna adamış bu gibi kimseleri baştacı yapar, elinden geldiğince sadakalarıyla onları memnun etmeye çalışır.

Wratislaw'dan kırk yıl kadar önce İstanbul'a Fransız elçilik heyeti ile gelen Nicolas de Nicolay yazdığı seyahatname kitabındaki gravürleri ile Wratislaw'ın gözlemleri bire bir örtüşüyor.  
 İlk gravürde hayvan postlarına sarınmış, yalınayak yarı çıplak bir derviş bir Türk kadınına bir şeyler anlatıyor.
İkinci gravürde ise bir kalenderi dervişi var. Başlığı itibarıyla inandırıcılığını bir miktar yitirse de- başlığı Osmanlı başlığına pek benzemiyor- yine yalın ayak ve yarı çıplak olarak- hatta edep yeri açıkta kalacak şekilde karşımızda. Başka kaynaklarda da melamilerin ve kalenderilerin "neredeyse çıplak" olarak sokaklarda dolaştığını ve bunlara kimselerin elleşmeye cesaret etmediğine rastlıyoruz. Kendinden vazgeçmiş ve tüm benliğini Tanrıya adamış dervişleri tasvir eden  bu gravürler genel olarak gerçekçi bir gravürlerdir. 


Buradan konu itibarıyla örtüştüğünü düşündüğüm bir resme geçmek istiyorum. Aşağı yukarı aynı dönemde yaşamış Hollandalı ressam Pieter Bruegel'in "Körler" tablosuna. Resim 1568 yılında yapılmış.
Buradaki körler de tıpkı Wratislaw'ın tarif ettiği İstanbul'daki körler gibi topluca geziyorlar. Ancak kırsal bir bölgede yer aldıklarından olacak onlara kimse yardım etmiyor. Hatta en öndeki gurup lideri ayağı takılmış ve düşmek üzere. Bu körler bizdekilerden farklı olarak dinsel bir misyonun taşıyıcısı değiller. Sadece bir tanesinin boynunda bir haç seçilebiliyor. Uzakta yeralan gotik kilise binası ise resme ya da resme konu olan figürlere herhangi bir uhreviyet kazandırmıyor. Ancak bu körler kuşkusuz bizim dervişlerden çok daha bakımlılar. En azından üzerlerinde bazı vahşi hayvan postlarıyla gezinmiyorlar ve edep yerleri meydanda değil.

Kitap: Baron de Wratislaw'ın Anıları, Milliyet Yayınları, İstanbul 1996, 2. Baskı, Çeviren Süreyya Dilmen


16 Haziran 2012 Cumartesi

Piyer Loti Tartışması Nedeniyle Bir Kitabenin İzinden Gitmek

Malum, geçenlerde "bayram değil, seyran değil" kabilinden bir tartışma gündeme bomba gibi düştü. AKP milletvekillerinden Vahit Kiler durduk yerde "Piyer Loti tepesinin ismi İdris-i Bitlis-i tepesi olarak değişsin diye bir öneriyle bir kaç gün gündemi belirleme ayrıcalığını parti yöneticilerinden aldı..! Bu öneriyi gazeteciler "siz ne düşünüyorsunuz?" diye Kadir Topbaş'a yöneltince, belediye reisi çok sinirlenerek "beni bu saçmalıklarla uğraştırmayın" baabında bir şeyler geveledi. Ancak konu hemen kapanmadı, galiba da kapanmayacak. Çünkü kendisini İstanbul'da yaşayan Bitlislilerin vicdanı olarak lanse eden Vahit Bey tepede yer alan İdris-i Bitlis-i'nin mezarını ziyaret ederek ısrarlarını sürdüreceklerini belirtmiş.
Bu vesileyle herkesin malumu olan tepeye ismini veren Piyer Loti'nin Çemberlitaş'taki evinden bahsetmek istiyorum. Atik Ali Camii'nin tam karşısında yer alan ve İstiklal Savaşı komutanlarından Miralay Reşat Ciğiltepe'nin akrabası Nadir Hanım'a ait cumbalı bir ev. Ev dediysek artık bu vasfını yitirmiş durumda. Alt katı işyeri, üst katı imalathane, hatta en üste biçimsiz bir de kat çıkılmış; "ev"in şekli şemali iyice bozulmuş durumdadır.

Piyer Loti'nin bu evde 1910 yılında üç ay kaldığını biliyoruz. Bu evin giriş kapısının üzerinde dikkatli gözler tarafından farkedilebilen bir kitabe yer alıyor. Kitabenin sanatkarı Necmettin Okyay'dır. Bu kitabenin yazılması görevi İstanbul Şeremaneti tarafından kendisine tevdi edilmiştir. Necmettin Hoca bütün ustalığını kullanarak çok güzel bir kitabe hazırlamıştır.
Bu kitabenin en önemli özelliği İstanbul'da yazılmış iki dilli tek kitabedir. Kitabenin üst kısmı talik hatla Türkçe, alt kısmı ise latin alfabesiyle Fransızca olarak mermere hakkedilmiştir. Kitabenin Türkçe kısmında şu ifadeler yer alıyor: "Türklerin saâdet ve felâket zamanlarında necîb ve sadık dostu, Fransa Encümen-i Dâniş âzasından Piyer Loti binüçyüzyirmisekiz târihinde bu evde ikamet etmiştir" Buradaki övgü dolu ifadeler bir alttaki bölümde Latin harfleriyle, tırnaksız, farklı puntolar kullanılarak majüskül- büyük harfler kullanılarak yazılmıştır. Yazıların her iki tarafında yer alan rumi kabartma tezyinatın ise Tuğrakeş İsmail Hakkı Altunbezer'e ait olduğu düşünülür. Ne yazık ki bu eşsiz kitabe de oldukça bakımsız durumdadır.
İstanbul Şehremaneti Türklerin mutluluk ve felaket zamanlarında necip ve sadık dostu olarak nitelendirdikleri Piyer Loti'ye 1920 yılında bir de fahri hemşerilik beratı vererek ayrıca onurlandırmıştır. Bu kitabe yapıdığında ve berat verildiğinde henüz Osmanlı'nın yıkılmadığını, yatıp kalkıp Osmanlı'nın torunları olduklarını söyleyen zevata ayrıca hatırlatmak isterim. Bunun dışında bu tartışmanın kuşkusuz başkaca yararları oldu. Örneğin büyük bir müderris olduğunu iddia ettikleri Bitlisli İdris'in herhangi bir eserinin henüz günümüz Türkçesine çevrilmediğini öğrendik. İstanbul'daki Bitlisliler herhalde işi belediye bütçesine havale etmeden bu işi üzerlerine alıp eseri tercüme ettirirler. Yine hazretin mezarının harap durumda olduğunu, apartman aralarında sıkışıp kaldığını öğrendik. Yine işi belediyeye havale etmeden burayı da düzenleyip ziyarete açmalarını temenni ederim.
Yoksa kendi yaptırdığı "towers"lara İngilizce isimler koyup, yüzyıldır halkın sevgisini kazanmış bir şahsiyete yönelik etnik ve cinsel kimliğini bahane ederek kampanya başlatırsanız, tartışma dönüp sizin isim seçme kriterlerinize gelir. Nitekim bu tartışma Mehmet Barlas'ın Sabah Gazetesindeki bir yazısıyla başladı...
Kitabenin Fransızca'sı

21 Mayıs 2012 Pazartesi

Arap Cami'ne Bak Ayasofya'yı Anla

NTV Tarih dergisinin Nisan sayısında abartılı bir başlıkla duyurulan oldukça enteresan bir restorasyon haberi vardı. Dergi, kapağından "Rönesans İstanbul'dan Başladı" gibi hayli frapan ve gerçekle bağdaşmayan bir spotla, Galata Arap Camii'nde sanat tarihi açısından son derece heyecan verici freskler bulunduğunu ve bu freskleri üzerinin yeniden sıvanarak kapatıldığını duyurdu. Gerçekten de derginin iç sayfalarında yer alan mozaikler ve freskler Kariye Müzesi'ndekilerle mukayese edilecek kadar güzel, ancak Kariye'dekilerle mukayese edilemeyecek kadar bakımsızdılar.
(Arap Camii'nde gün yüzüne çıkan freskler)
1999 depremi sonrasında dökülen sıvaların altında tesadüfen keşfedilen bu fresklerin, 2010 yılında başlatılan restorasyonda, mihrabın olduğu yönde 7 metrelik bir alana yayılmış olduğu görülmüş. İsa peygamberin Vaftizci Yahya tarafından Şeria Nehrinde vaftiz edilmesi sahnesi, İsa peygamberin doğumunu farkeden doğulu müneccim kralların ona saygılarını sunmaya gelmeleri, dört incil yazarının ve bazı ilahi yazarlarının tasvirlerini konu alan freskler kendiliğinden ortaya çıktı. Depremden sonra da sıvalar dökülmeye devam etti. Hatta buraya 2010 restorasyonundan önce yaptığımız gezilerde mihrabın üzerine bir ağ gerildiğini görüyor idik. 10 yıl boyunca bu resimler perdelerle kapatılarak ibadet devam etti.

2010 yılına gelindiğinde başlayan restorasyonla zaten kendiliğinden ortaya çıkmış olan fresklerin etrafındaki sıvalar da kaldırılarak daha da geniş bir alan günışığına çıkarıldı, röleveleri çizildi, fotoğrafları çekildi. Sonra ne mi yapıldı? Üzeri güzelce sıvanarak yeniden tarihin karanlığına terkedildi. 10 yıl boyunca cemaatin herhangi bir şikayeti olmadan basit bir perdeyle kapatılarak ibadetin devam ettiği bu camiide neden 700 yıllık eşsiz freskler kapatıldı, soru işareti. Burada tahammülsüzlüğün cemaatin kendisinde değil, bizzat bu restorasyonu sürdüren karar alma mekanizmalarından kaynaklandığı açıktır. Tersi olsaydı 99 depreminden sonra cemaat camiye gitmez, cami kapanırdı. 
Buradan Ayasofya bahsine geçersek, 1934 yılında alınan doğru bir kararla İstanbul'daki bazı camiiler müze statüsüne alınarak, buralarda Thomas Whittemore ve Bizans Araştırmaları Enstitüsü öncülüğünde restorasyonlara başlanmış, böylece Kariye, Fethiye ve Ayasofya gibi yapılarda  bugün gördüğümüz muhteşem freskler ve mozaikler gün yüzüne çıkarılmıştır. Bugün Ayasofya'yı yeryüzündeki tüm ibadethanelerden farklı kılan da  iki kadim dinin izlerine bir arada ev sahipliği yapabilmesidir. Bu özelliği nedeniyledir ki Paris'teki Notre Dame Kilisesinden ya da Roma'daki Sen Piyer Katedralinden çok daha fazla ilgi çekicidir. Mihrapta sizi karşılayan Meryem ve Çocuk İsa 842 yılından beri orada! Onun hemen sağında, solunda yeralan onlarca hat levha ise, kimisi 2. Mahmut'a, kimisi Kazasker Mustafa İzzet Efendiye ait, paha biçilemez güzellikleriyle inananları selamlıyor. Böyle bir zenginlik dünyadaki hiçbir yapıda yoktur.
Unutulmamalıdır ki bu şehir ilk Hıristiyan başkentidir. Yüzyıllar boyunca hristiyan izleriyle İslam izleri birbirine karışıp harmanlanmış, yepyeni bir kültür oluşmuştur. Bugün Ayasofya'yı inşa eden hristiyan mimarlar İsidoros ve Anthemyus 1000 yıl sonra yaşamış olan Koca Sinan'a rehberlik etmiştir. Koca Sinan'ın öncüleri ve ardıllarına da rehberlik etmişlerdir.
(Thomas Whittemore ve Ekibinin Kariye Müzesinde Restorasyon Çalışması)
Bugün dinler arası diyalog, medeniyetler ittifakı, hoşgörü kavramları birer boş laf değilse Ayasofya olduğu gibi muhafaza edilmelidir. Yoksa Taksim meydanına dikmeyi planladığınız lahanaya benzeyen Katar-Dubai estetiği camiye dinler tarihi müzesi ekleyip, Ayasofya'daki yüzlerce yıllık freskleri, mozaikleri silerseniz bu kavramlarla olan ilişkinizin bir marketing'ten öteye gitmeyeceğini göstermiş olursunuz.
(Ayasofya'da Deisis Mozaiği Restorasyonu)
(Mozaik Ziyaretçileri)

29 Nisan 2012 Pazar

Bir Fransız Kitap Resminde Fetihin İzlerini Sürmek

Doğan Kuban'ın İş Bankası yayınlarından çıkan "İstanbul: Bir Kent Tarihi" adlı kapsamlı kitabının 220. sayfasında yer alan bir kitap resmi oldukça ilgimi çekti. Resim fetihin üzerinden henüz iki sene geçtikten sonra yapılmış. Sadece bu bilgi bile resme ilgiyi kamçılıyor. Ancak resmi ilginç kılan sadece yapılış tarihi değil elbette. Büyük olasılıkla fethi sadece anlatılanlardan dinleyen bir ressamın elinden çıkan bu resim, içinde hem belgesel nitelikte gerçeklikler taşıyor, hem de masalsı yorumlarla gerçeği epeyce deforme ediyor.
1455 yılında yapılan bu resmi incelemeye başladığımızda ilk dikkatimi çeken, şaşırtıcı bir şekilde kent kuşatmasının verilebilecek en doğru noktadan, Topkapı-Bayrampaşa tarafında kurulmuş Otağ-ı Hümayun'u merkez alarak, ufuk çizgisinin epeyce üstünden, hem savunucuları, hem de kuşatmacıları, görülebilecek en güzel noktadan ele almasıdır. Doğru bir renklendirme ile kırmızı olarak çizilen Otağ-ı Hümayun'un hemen önündeki figür büyük olasılıkla Fatih Mehmet'tir. Ancak hayatında hiç Osmanlı Sultanı görmemiş olan ressam olsa olsa bizim krallar gibidir diye düşünmüş olacak ki, Fatih'i Fransa kralı gibi resmetmiş. 
Hem Haliç hem Marmara yönünü, hem de Konstantinopolis'i üçgen şeklinde gördüğümüz bu resimde dikkate değer bir diğer ayrıntı da varlığı zaman zaman tartışma konusu olmuş olan Sütlüce Ayvansaray arasına kurulmuş sahra köprüsüdür. Bu köprü Haliç tarafını tutan Zağanos Paşa tarafından ahşap dubalar üzerine kurulmuş, istihkam ve zaman zaman da top atışlarının yapıldığı saldırı amaçlı bir köprü idi. Bu nedenle bu köprüye Haliçteki en eski köprü diyebiliriz. Bu köprünün hemen altında da Zağanos Paşanın karargahı olan kırmızı çadırı görebiliyoruz.
Diğer bir renkli ve gerçekçi ayrıntı ise gemilerin karadan Haliç'e indirilmesi sahnesi. Burada çok gerçekçi bir biçimde o dönemde koy olan Dolmabahçe'den gemilerin karaya çıkarıldığını ve Galata sırtlarından Haliç'e indirildiğine şahit oluyoruz.Ayrıca Haliçte savunuculara destek vermek amacıyla gelmiş olan yüksek bordalı Venedik Kalyonlarını da görmemiz mümkün. Galata ise büyük bir sessizliğe gömülmüş, olacakları sadece seyreden Cenevizlilerle dolu. Bu bölümde ayrıca Galata Kastellion'undan (bugünkü Karaköy Yeraltı Camii) kaşı tarafa çekilen ve Haliç'i kapatan meşhur zinciri de görebiliyoruz. 
Başka bir ayrıntı da Macar Mühendis Urban'ın döktüğü iki top. Kuşkusuz bu iki topun yarattığı dehşet ve korku ta Fransa'ya dek ulaşmış ve ressam bu ayrıntıyı da resimde vermek istemiştir.
Son olarak dikkate değer en önemli ayrıntı kentin içindeki devasa kilisedir. Çift sıra surları ve o surlar arasında kenti savunan askerleri doğru çizen ressam, hayatında Ayasofya'yı ya da bir Bizans Ortodoks kilisesini hiç görmemiş olacak ki, tıpkı Fatih'i bir Fransız Kralı olarak betimlemesi gibi Ayasofyayı da bir Latin Katolik kilisesi gibi betimlemiş. Gotik tarzda, ana kapının her iki yanında iki büyük kulesi ve gül penceresi olan böyle bir kilise Konstantinopolis'te hiçbir zaman var olmadı.

Sonuç olarak Fetih'ten çok kısa bir süre sonra yapılan bu kitap resmi belgesel niteliği açısından oldukça değerli bir belgedir. Mit ile gerçeği bir arada görmek açısından bizi eğlenceli bir yolculuğa çıkarıyor...




18 Nisan 2012 Çarşamba

Ahmet Ümit, Meral Okay ya da Tarihi Tarihçilere Bırakmamak

Ahmet Ümit geçtiğimiz günlerde son romanı "Sultanı Öldürmek" le yeniden aramıza döndü. Sultanı Öldürmek genel olarak Osmanlı tarihi, özel olarak Fatih devri üzerine yoğunlaşan bir polisiye gerilim romanı. Bu yönüyle İstanbul Hatırası romanının bir devamı gibi duruyor ve yazarla yapılan röportajlarda bu durum kendisi tarafından da ifade ediliyor. Romanı alıp okumaya başladığım zaman bendenizin bir önceki yazısında bahsi geçen Fatih'in meşhur kanunnamesi ile baba katli, evlat katli ve kardeş katli ile bir hesaplaşma gördüm ve bu nedenle okumakta olduğunuz yazıyı yazma ihtiyacı duydum. (Bir önceki yazım: http://kulturistanbul.blogspot.com/2012/04/osmanlnn-kanl-kanunu.html )

Romanın kahramanları tarihçi Müştak bey ile onun kurbanı olduğunu düşündüğümüz eski sevgilisi, tarihçi Nüzhet hanım ve her ikisinin hocası olan yine tarihçi Tahir Hakkı bey ise de, eserin asıl kahramanı Fatih Mehmet'tir. Roman henüz üçüncü sayfada sorulan temel bir soru etrafında dönüp duruyor: Tarih tarihçilerin yazdıkları mıdır, yoksa gerçekte yaşananlar mıdır? Bu açıdan bakıldığında romanın sonunda benim ulaştığım sonuç, kuşkusuz, tarih tarihçilere bırakılmayacak kadar ciddi bir iştir! Çünkü özellikle kendi tarihi ile- ki romanda Ümit bunu "baba ile hesaplaşma" olarak sunar bize- hesaplaşamayan bizim gibi toplumlarda tarihçilerin önemli bir kesimi bizzat bu hesaplaşamamanın müsebbibi oluyorlar. Nitekim romanda hocaların hocası Tahir Hakkı Bey resmi tarihin biraz dışına çıkan iki öğrencisine- Nüzhet ve Müştak'a- "başarıya aç, suçluluk duygusuyla kıvranan bu ezik milletin elinden bunu da (şanlı tarihini-C.Ö) almaya kalkmayın" diyor. (S.50) Hatta daha da ileriye gidip Chicago Üniversitesinde öğretim üyesi olan ve tarih ile hesaplaşma konusunda Müştak Serhazin'den daha cesur davranan Nüzhet'i "kız Chicago'ya gittikten sonra oryantalist mi oldu nedir?" (S.3) diyerek itham edebiliyor. Ancak hiçbir zaman hocasının eteğinin dibinden ayrılamayan, bir anlamda otorite ile hesaplaşamayan, Müştak Serhazin'de benzer fikirlerin taşıyıcısı oluyor: "Çağın modası bu değil mi? Farklı olmak... Aynı kaynaklara, aynı vesikalara bakarak, bambaşka bir tarih anlatısı yazmak. Yani boş iş. Hiç te değil. Postmodern çağ... Postkolonyal dönem..." (S. 78) Tahir Hakkı Bey ile öğrencisi Müştak Serhazin aynı çizgideler. Farklı olmayı boş iş, oryantalist olmak, postkolonyalist olmakla itham ediyorlar.

Gerek Osmanlı kronik yazıcıları, gerekse onları kaynak gösteren çağdaş tarihçilerin birkaç istisna dışında neredeyse tamamı bilinçli bir bilgisizliğin taşıyıcısı oluyorlar. merkezi devlet otoritesi saray dışında bir tarih yazımına zaten izin vermiyor. Cumhuriyet döneminde de bu gelenek Türk Tarih Kurumu ve Üniversiteler eliyle sürdürülüyor. Burada en çarpıcı örnek İsmail Beşikçi'nin resmi tarih algısının biraz dışına çıkınca başına gelenlerdir.

Osmanlı tarihinin en güvenilir kaynakları yabancı büyük elçilerin kendi hükümetlerine yolladıkları istihbarat raporları oluyor. Özellikle Venedik elçilerinin gerek Fatih, gerek 2. Beyazıt devrinin istihbarat raporlarında bu kanlı döneme ışık tutan nice ayrıntı gizlidir. Tıpkı bugünkü Wikileaks belgeleri gibi...

Resmi tarihin dışına çıkan tüm yorumların oryantalizm, boş iş, post kolonyalizm gibi etiketlerle yaftalanması aynı zamanda bir nefretin de açığa vurulmasına neden oluyor. Bu açıdan Meral Okay'ın ölümü üzerine kimi faşist, şeriatçı çevreler tarafından açığa vurulan nefretin ardında, senaryosunu yazdığı Muhteşem Yüzyıl dizisinde, resmi tarihin biraz dışına çıkarak farklı bir yorum getirmesi yatıyor. "O Kadın" diye hitap edilen Okay, başucundaki bir roman vesilesiyle pornocu ilan ediliverdi. Bu nefretin ardında büyük bir panik ve telaşın yattığı kesindir. Bu panik Sultanı Öldürmek romanında Tahir Hakkı Bey'in yukarıda aktardığım sözlerinde daha da berraklaşıyor.

Meral Okay gibi Ahmet Ümit gibi sanatçılar, sinemacılar, yazarlar, ressamlar, tiyatrocular tarihle ilgilensin, tarihi tarihçilere bırakmasınlar. Yoksa tarih sadece bir zümrenin, bir dünya görüşünün tekelinden kurtulamayacak, gelecek kuşaklar sadece kendilerine anlatılan kahramanlık masallarıyla büyüyeceklerdir.

3 Nisan 2012 Salı

Osmanlının Kanlı Kanunu

Ayasofya Müzesinin hemen yanı başında yanyana üç büyük ve bir küçük toplam dört türbe ve türbeye çevrilmiş vaftizhane kısmı yaklaşık elli yıl aradan sonra müze müdürü Haluk Dursun'un gayretleri sonucu restorasyondan geçirilip ziyarete açıldı. Mimar Sinan ve Dalgıç Mehmet Ağa gibi önemli mimarların imzasını taşıyan bu dört türbe sırasıyla Kanuni Süleyman'ın oğlu 2. Selim (Sarı Selim), Sarı Selim'in oğlu 3. Murat ve 3. Murat'ın oğlu 3. Mehmet'e ait. Sonuncu küçük türbe ise Şehzadeler türbesidir ve herhangi bir sultan burada yatmıyor. Bu türbelerden en "kalabalık" olanı 3. Murat'a ait türbedir. Bu türbede toplam 54 mezar ve bu mezarlara ait sandukalar bulunuyor. Bu sandukalardan en dikkat çekici olanlar 3. Murat'ın devasa sandukasının ayak ucunda sıra sıra dizilmiş olan minik bebek sandukalarıdır. Bu 18 sandukada makam bulan minicik bedenlerin tümü aynı günde bu dünyadan ayrıldılar. Bu 18 küçük şehzade 28 Ocak 1595 tarihinde katledildiler. Ailenin en büyük şehzadesi 3. Mehmet, babası 3. Murat'ın cenazesi yıkanırken cellatlarını hareme yolladı ve 18 kardeşini de boğdurttu! Bu minicik bedenlerin bir kısmı henüz sütten kesilmemişti ve babaları 3. Murat'la birlikte, onun ayak ucuna, aynı gün defnedildiler. 3. Mehmet'in kardeşi olan bu şehzadeler: Abdullah, Abdurrahman, Alaattin, Ali, Beyazıt, Cihangir, Hasan, Hüseyin, İshak, Korkud, Mahmud, Murad, Mustafa, Osman, Ömer, Selim, Yakup ve Yusuf idi. Bazı kaynaklar bu sayıyı 19 olarak vermektedir.
(Türbedeki minik şehzade sandukaları)
O tarihte İstanbul'da Alman Elçilik heyetiyle gelen Baron de Wratislaw anılarında bu olayı şöyle aktarıyor: "Bundan ötürü (3. Murat'ın ölümünden ötürü) Sultan Mehmet gizlice İstanbul'a girmiş ve ilk iş olarak 19 kardeşini saray dilsizlerine boğdurtmuştur. Sarayda bu dilsizlerin görevleri, özellikle bu acıklı işleri görmekti. Saray dilsizlerinin elinde birer kaytanla boğulan bu bahtsız kardeşlerden biri boğdurulmadan önce bir kez padişah kardeşinin yüzünü görmesine izin verilmesi için çok uğraşmış, çok yalvarıp yakarmış ise de, bu lütuf bu kardeşten esirgenmişti! Ölen hünkarın gebe olan hasekilerinden ikisi de dahi  denize atılarak boğdurulmuşlardı. Bütün bu caniyane işler yapıldıktan, yeni hünkarın bu çok gaddarca buyrukları yerine getirildikten sonra, boğdurulmuş kardeşler, çok kıymetli halılar içerisinde, büyük kardeşlerinin huzuruna getirilmiş ve kendisine gösterilerek yüreğinde herhangi bir kuşku kalması önlenmişti. Saltanat sürmekte kendisine rakip olabilecek kişileri ortadan kaldırdıktan, bütün tehlikeleri bu surette bertaraf ettikten sonra yeni Hünkar, bunların muhteşem bir surette donatılıp babalarının gömüldüğü türbeye ve onun yanıbaşına gömülmesini ve herbirinin sandukası üzerine sorguçlu birer kavuk konulmasını buyurmuştu." Kaynak: Baron de Wratislaw'ın Anıları, Milliyet Yayınları, Çeviren: Süreyya Dilmen, 1996, İkinci Baskı
Bu toplu kıyım elbette ilk değildi. Fatih'in ünlü kanunnamesi- "Nizam-ı Alem için Kardeş Katli Vaciptir" (‘‘Ve her kimesne evlâdımdan saltanat müyesser ola, karındaşların Nizâm-ı Âlem için katl eylemek münasiptir. Ekser ûlema dahi tecviz etmiştir. Anınla amil olalar.’’) - tüm dehşeti ile aslında bunun bir kanun olduğunu bize hatırlatıyor. Ancak varolan bir durumu teoriye taşıdığı da kesindir. Sadece kardeş katlini (fratcide) değil, gerekirse oğul katlini (filicide) ve baba katlini de (Patricide) meşrulaştıran bir sistemi işaret ediyor. Nitekim kanunnamenin hamisi 2. Mehmet'in oğlu 2. Beyazıt tarafından zehirlenerek öldürüldüğüne yönelik çok kuvvetli kanıtlar vardır. Aynı şekilde 2. Beyazıt'ın da aynı kaderi paylaştığını, tahttan feragat etmek zorunda kaldıktan sonra oğlu Yavuz Selim tarafından "zorunlu ikamete memur" edildiği Dimetoka yolunda ölüverdiğini biliyoruz. O dönemin en güvenilir kaynağı Venedik elçilerinin ülkelerine yolladıkları istihbarat raporları. Venedik Balyosu Nicolo Zustignam'ın 11 Haziran 1512'de Venedik'e gönderdiği bilgi notunda Beyazıt'ın yanında seyahat eden yardımcılarının sultanın zehirlenerek öldürüldüğünü söylediklerini yazıyor. Ancak unutmamak gerekir ki Beyazıt'ta kardeşi Cem Sultan'ın zehirlenmesi için Roma'daki Papa Borgias'a rüşvet yollamış ve amacına ulaşmıştı.

Örnekler pekçok ve bu uygulamalar malum nedenlerden dolayı görmezden gelinir. Resmi tarih ya bunları hiç görmez ya da  tarihi kabalaştırarak sultanların bu tür uygulamalarını "kanı bozuk" bir kısım cariye ya da valide sultanın kışkırtmasına bağlar. Sultanlar temize havale edilirken bir taşla iki kuş vurulmuş olur. Hem bir cins olarak kadın aşağılanır, hem de "Türk olmayan" bu cariyeler üzerinden bir tür milliyetçilik örülür.

Kanuni'nin oğlu Şehzade Mustafa'yı kendi çadırında boğdurtmasını sadece Hürrem'in ya da harem'in entrikalarına havale etmek biraz hafiflik değil de nedir?

Şehzade Mustafa'nın katli meselesine daha sonra yeniden döneceğiz...

28 Mart 2012 Çarşamba

Dünyanın En Eski Üniversitesi Düğün Salonu Olursa?

Bir önceki yazımızda Sultanahmet bölgesinde koruma kurullarının, belediyelerin gözleri önünde nasıl izinsiz kazı yapıldığından ve 1700 yıllık Bizans Saray duvarlarının bir gecede yıkıldığından sözetmiştik. Ayrıca basında “sahibinden satılık Bizans sarayı” başlığıyla çıkan haberlerden yola çıkarak Magnarua Sarayının nasıl satışa çıkarıldığından bahsetmiştik. Şimdi satışa çıkartılan sarayın bu bölümü ile bilgiler verelim.
Hepimizin malumu dünyanın en eski üniversitesi neresidir diye sorulduğunda aklımıza Oxford, Cambridge gelir. Oysa dünyanın en eski üniversitesi bu İngiliz üniversitelerinden 300 yıl önce kurulmuş olan Konstantinopolis Üniversitesidir! 856 yılında Büyük Saray’ın kuzey doğusunda yer alan Magnarua Sarayının çatısı altında eğitim faaliyetine başlayan bu kurum 1150 yıl önce resmen kurulmuş ve sadece temelleri ile de olsa bugün hala ayakta duran kainatın en eski üniversitesidir.
Biraz bu üniversitenin geçmişinden bahsedelim. Aslında üniversitenin kökeni daha da eskiye dayanır. 27 Şubat 425 tarihinde Roma İmparatoru 2. Thedosius döneminde açılışı yapılan  bu eğitim kurumu 31 öğretim üyesiSne sahipti. Bunlardan 10’u Yunan grameri, 10’u Latin Grameri, 5’i Yunanca Hitabet, 3’ü Latince Hitabet, 2 hukuk ve 1 felsefe olmak üzere görev dağılımı yapmışlardı. 8. yüzyılda başlayan karanlık ikonaklazm döneminde din toplum hayatına egemen olunca bu üniversite dağıtıldı. Ancak ne bu okul ne de Antik dönemin diğer meşhur “akademi”leri bir üniversite kimliği taşımazlar.
Karanlık İkona Kırıcılık dönemi 843 yılında sona erince eğitim dahil toplumun birçok alanında laik bazı düzenlemeler getirildi. Bunun sonucu olarak 856 yılında imparator 3. Mikhael döneminde modern anlamda “üniversite” kimliğini taşıyan ilk eğitim kurumu, Konstantinopolis Üniversitesi hizmete açıldı. Bu üniversitede dönemin en ünlü hocaları eğitim veriyordu. Bir örnek vermek gerekirse bugün tüm Slav coğrafyasında kullanılan Kril alfabesini icat eden Aziz Konstantin Kırillos bu üniversitede dilbilim dersleri verdi. Krillos’un kemikleri halen Fener Rum Patrikhanesinde kutsal emanetlerden biri olarak muhafaza edilmektedir. Elbette bu hamlenin diğer coğrafyalara da örnek olduğunu söyleyebiliriz. 856 yılında açılan İstanbul Üniversitesini 988 yılında Kahire El- Ezher ve 1088 yılında Bologna üniversiteleri izledi.
İstanbul Üniversitesi en parlak dönemini “bilge” lakabıyla anılan 7. Konstantin Profigennatos döneminde yaşadı. (913-959) Bu bilge kral üniversitede hitabet, aritmetik, tıp, hukuk, müzik gibi yeni bölümler açtı. Ancak ard arda gelen felaketler hem Bizans’ın hem de bu üniversitenin sonunu getirdi. Kuşkusuz en büyük felaket 1204- 1261 Latin yağması sırasında yaşandı. Böylece doğudan 200 yıl sonra ilk üniversitelerini açan batı Romalılar doğu Rönesans’ını boğup kendi Rönesanslarının da temellerini attılar.
(Satılığa Çıkarılan Saray)
Bugün bu üniversitenin faaliyet gösterdiği Magnarua Sarayı Sultanahmet’te Four Seasons Otelinin arka tarafında yer alan Kutlugün ve Bayram Fırını Sokaklarını kaplayan alanda yer almakta idi. Bugün hala bir kısmı ayakta duran bu üniversitenin bir kısmı bir halı mağazasının altında kalmış, mağaza sahibinin gayretleri sonucunda epey bir hafriyat çıkartılarak ziyarete açılmıştır. Kuşkusuz bu sokak boyunca yer alan tüm mağazaların temellerinde üniversitenin izlerini bulmak mümkün. Ancak bu izlerden en büyüğü geçtiğimiz dönemde satışa çıkarıldı. Bir önceki yazımızda belirttiğimiz gibi, 1992 yılında eski belediye başkanı Tahir Aktaş tarafından satın alınan bir çorap fabrikasının altından “tesadüfen” çıkan Magnarua Sarayı kalıntıları kötü bir restorasyondan sonra 12 milyon Euro’ya görücüye çıktı. Alıcılar arasında düğün salonu işletmecilerinin olduğunu basından öğrendiğimiz bu alış-veriş’in gerçekleşip gerçekleşmediğini ise bilmiyoruz. Ancak ne amaçla kullanılırsa kullanılsın dünyanın en eski üniversitesinin kalıntılarına en azından Kültür Bakanlığının sahip çıkması gerekir diye düşünüyorum. Yoksa adındaki Kültür ibaresini atıp sadece Turizm Bakanlığı olarak faaliyetlerini sürdürsün!
Bu arada “bize ne Bizans Üniversitesinden” diye itiraz edeceklere de ilk modern Darülfünun binasının (İstanbul Üniversitesi) 1850’lerde burada kurulduğunu ve geçirdiği bir yangın vesilesiyle 1934’de yıkılarak yok edildiğini hatırlatalım. Tıpkı Topçu Kışlası gibi. Üstelik bu Darülfünun binası 1876’da ilk Osmanlı Parlamentosuna da ev sahipliği yapmıştır…