18 Haziran 2011 Cumartesi

Jüstinyanus'un Yokolan Heykeli

İstanbul 1453 yılında fethedildiğinde Ayasofya'nın hemen önünde, bugün turist otobüslerinin manevra alanı olarak kullanılan meydanda yaklaşık elli metre yüksekliğinde tuğladan yapılma bir sütun yer alıyordu. Bu alan Augusteion yani İmparatorlar Forumu olarak isimlendirilmiştir. Forumun bir ucunda Senato binası diğer ucunda ise bahsettiğim sütun yer alıyordu. Bu sütunun üzerinde Ayasofya'nın banisi Büyük Jüstinyanus'un bronz bir heykeli vardı.
(Jüstinyanus Heykelinin 3D Canlandırması)

Yaklaşık 1000 yıl boyunca (537 yılında yapıldığı varsayılır) İstanbul siluetinin ayrılmaz bir parçası olan bu devasa heykel fetihten sonra kaldırılmaz. Anıt ilk yapıldığı dönemde pirinç levhalarla kaplı olduğu için özellikle yüzünü döndüğü doğu yönünden aldığı sabah ışığıyla pırıl pırıl parladığı rivayet edilir. Ayasofya ile aynı yükseklikte olan anıtta Jüstinyanus, Akilleus'un kıyafetleriyle, bir elinde dünya diğer elini ise ileri doğru uzatarak izleyenlere adeta selam veriyor gibiydi. Heykel meydanın batı ucunda, Yerebatan Sarnıcı tarafında duruyor ve yüzünü doğuya dönmüş bir biçimde tasvir edilmiştir. Jüstinyanus döneminde yaşayan Prokopios heykeli şöyle tasvir eder: “Sütunun üzerinde çok büyük bir tunç atlı heykel vardır. Görülmeye değer güzelliktedir. At yürüyecekmiş gibi sol ön ayağını kaldırmıştır. Öbür ayağıyla da atacağı bir sonraki adıma hazır durumda bir taşa basmıştır. Atın arka ayakları ilerlemeye karar verdiğinde açılacak gibi birleşiktir. Atın üzerinde imparatorun çok etkileyici bir tasviri vardır. Jüstinyanus Akilleus gibi giyinmiştir. Ayaklarına yarım çizme giymesine rağmen bacaklarında zırh yoktur. Göğsünde kahramanlara özgü bir zırh vardır. Başına bir miğfer takmıştır. Işık saçarak hareket ediyormuş izlenimi verir. Şiirsel sözlerle söylersek tıpkı sonbahar yıldızı gibidir. İmparator güneşe doğru bakmakta ve bana sorarsanız Perslerin üzerine sürmektedir. Sol elinde yerküreyi simgeleyen bir küre vardır. Yontucu bununla karaların ve denizlerin onun egemenliği altında olduğunu göstermek istemektedir. İmparator sağ elini doğuya doğru uzatır ve parmaklarını açar, sanki barbarlara sınırları içinde kalmaları ve ileriye gitmemelerini buyurmaktadır.”  


Heykelin 1490'larda bir fırtınada devrildiği rivayet olunur. Bunun en önemli kanıtı Hartman Schedel adlı bir Alman gravür sanatçısının yaptığı gravürdür. Bu gravür 1493 tarihinde yapılmış ve Jüstinyanus'un anıtının üzerindeki fırtına çizgilerle belirtilmeye çalışılmıştır. Ayrıca anıtın 1500'lü yıllara ait kimi minyatür kitaplarında da tasviri yer alır. Tercüme-i Miftâh-ı Cifrü'l-Cami adlı kitaptaki minyatür en bilinenidir. Bu minyatürde aynı zamanda dönemin Hipodromundaki bazı anıtlar da resmedilmiştir.


Heykel 1550’lerde eritilip top yapımında kullanılmadan önce Petrus Gyllius adlı bir gezgin heykeli görmüş şunları yazmıştır: “Bir zamanlar sözünü ettiğim sütunun üzerinde duran Jüstinyanus’un atlı heykelinin, uzun süre saray avlusunda kaldıktan sonra, madenlerinin eritilerek top yapıldığı dökümhaneye taşındığını gördüm. Taşınan parçalar arasında Jüstinyanus’un boynunu aşan baldırlarıyla bir dadrostan uzun burnu vardı. Atın yere atılmış ayaklarına yaklaşamadım ama gizlice toynağını ölçtüm ve bir dadranos büyüklüğünde olduğunu gördüm.”


 (Hartman Schedel Gravüründe Heykeli Yıkan Fırtına)
(Justinianus'un heykeli, dikili taşlar, yılanlı sütun ve ayasofya. Tercüme-i Miftâh-ı Cifrü'l-Cami. 
İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi, T6624

Kanuni ömrünün sonuna doğru iyice sofulaşıp müzikli eğlenceleri bile yasakladığı bir dönemde, Pargalı İbrahim'in hayatına malolan sarayına heykel diktirme sevdasından ders çıkarıp sarayın bahçesinde uzun süredir harap halde bekletilen Jüstinyanus'un anıtından eriterek kurtulması normaldir. Sembolik olarak bu heykelin eritilmesi, belki de Osmanoğullarının Roma'nın büyük mirasını taşımaktan vazgeçtiklerini de işaret eder. Bugün Fatihin torunu olmakla övünenlerin Fatih'in Jüstinyanus anıtına gösterdiği hoşgörüden ders almalarını dilerim...
(Heykel ve Forum Alanı)

1 Haziran 2011 Çarşamba

Bankalar Caddesinde Bir Bina: İki Ayrı Dünya

Bankalar caddesi üzerindeki eski Osmanlı Bankası binası 1890 yılında tamamlandığında Aleksander Vallaury'nin İstanbul'a bıraktığı en önemli eseriydi. Gerçi Vallaury İstanbul'a sayısız eserler bırakmış bir Osmanlı idi. Her ne kadar ismi bize yabancı gibi gelse de, o İstanbul doğumlu Fransız kökenli bir levanten'di. 15 yıl boyunca Sanay-i Nefise Mektebinde (Mimar Sinan Üniversitesi) mimarlık bölümünde dersler vermişti. Eserleri arasında öne çıkanlar, Büyükada Rum Yetimhanesi ve müzede sergilenen İskender Lahdi ve Ağlayan Kadınlar Lahdinden esinlenerek yaptığı İstanbul Arkeoloji Müzesi ana binasıdır. Diğer eserleri arasında, İstinye'deki Afif Paşa Yalısı, Bağlarbaşı'ndaki Mecid Efendi Köşkü, Haydarpaşa'daki Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane binası (bir dönem Haydarpaşa Lisesi, günümüzde Marmara Üniversitesi Tıp ve Hukuk Fakültesi binası), Cağaloğlu'nda Duyun-u Umumiye binası (İstanbul Erkek Lisesi, günümüzde İstanbul lisesi), Beyoğlu'nda Pera Palas oteli sayılabilir.

Osmanlı Bankası 1856 yılında kurulduğu zaman ilk hizmet binası Eski Banka sokağında yer alan Sen Piyer Hanı idi. Sen Piyer Hanı Kanuni döneminde Habsburg hanedanına karşı Fransa'da Bourbon hanedanının destekleme politikasının bir sonucu olarak Fransız devletine verilen ayrıcalıkların gözle görünür bir ürünüdür. 1539 da verilen bu kapütilasyonlar sonucunda inşa edilen ilk Fransız elçilik binası Sen Piyer Hanı olmuştur. Bu elçilik binasında 1762 yılında Fransızların Namık Kemal'i sayılabilecek Andre Chernier doğmuştur. Sunay Akın'ın deyişiyle göbek bağı Constantiniyye'de kesilen Chernier'in kafası Paris'te uçurulur. Ateşli bir devrim taraftarı olarak gittiği Paris'te giyotinden kurtulamaz. Vallaury bu olaydan 100 yıl sonra Sen Piyer Hanından Osmanlı Bankası taşınırken hayranı olduğu Chernier'in adını hanın duvarına koyduğu bir kitabe ile ölümsüzleştirir. Kendi çalışma ofisini de bu hana taşır.
(Vallaury'nin Chernier anısına astırdığı kitabe)

Vallaury'nin Bankalar Caddesi üzerinde inşa ettiği Osmanlı Bankası binasının en önemli özelliği ön ve arka cephelerinin birbirinden farklı mimari özellikler taşımasıdır. Dünya'da her halde buna benzer bir bina yoktur. Binanın caddeye bakan ön cephesi taş malzemeden neo-klasik ve neo- rönesans üslupta yapılmıştır. Görkemli ve ağırbaşlıdır. Arka cephesi ise tam aksine oldukça hareketli, ahşap giydirme cepheli ve uslüp olarak da oryantalist bir tarzdadır. Arka cephe tarihi yarımadaya ya da "eski" İstanbul'a bakarken ön cephe Galata'ya ve "yeni" İstanbul'a bakmaktadır. Bu üslup farklılığı kuşkusuz o dönemin dünyasını ve ruh halini de yansıtmaktadır.
 (Ön Cephe)

Gerek geç Osmanlı, gerek erken Cumhuriyet döneminde doğu ile batı arasındaki bu kültür farklılığı edebiyata, mimariye, resme ve diğer sanat dallarına yansır. Benim ilk aklıma gelen Peyami Safa'nın "Fatih- Harbiye" romanıdır. Fatih'te yaşayan Müslüman- Türk unsurlar temiz ve saf bir yaşam sürdürürken şehrin Beyoğlu- Harbiye kısımlarında yaşayan Gayri-Müslim, gayri-milli unsurlar kokuşmuşluğun ve sefih bir hayatın temsilcileri olarak gösterilirler.
(Arka Cephe)

Ancak bu değerler Osmanlının son döneminde kompartımanlar halinde yaşamayı beceren farklı kültürler arasında, zaman zaman gerilimler yaşansa da, bir dengeye oturmuş görünüyordu. Osmanlı Bankası binası her ne kadar "eklektik" bir yapısı var ise de bu dengenin somut bir göstergesidir.

22 Mayıs 2011 Pazar

İstanbul'un Fethini Yeniden Okumak ya da Ezberleri Bozmak

Fatih, 29 Mayıs 1453 Salı günü İstanbul surlarından içeri beyaz atıyla girdiği zaman, son Bizans İmparatoru 11. Konstantin Paleiologos elinde kılıçla son nefesini veriyordu. Kuşkusuz bu olay insanlık tarihini değiştirmiştir. Bazı tarihçilere göre Roma İmparatorluğu Bizans'ın düşmesiyle yok olmamış, şekil değiştirmiştir. Bir dönem Roma'da Papanın danışmanlığını yapan Grek kökenli filozof Georgios Trapezuntios 1466 yılında Fatih'e yazdığı mektubunda şöyle diyor: "Roma İmparatorluğunun başkenti Konstantiniyye'dir... Dolayısıyla siz Romalıların meşru imparatorusunuz... ve kim ki Romalıların İmparatorudur ve öyle kalır, o zaman da tüm dünyanın İmparatorudur." Burada Osmanlı'nın Roma İmparatorluğunun varisi olduğu kastedilir ki bunda haklılık payı vardır.

Bilinen resmi tarih Müslüman Türklerin kahramanlıkları, Hristiyan Bizans'ın "kahpe"likleri üzerine kuruludur. Ancak Fetih sadece Bizans'a yönelik bir hareket değil aynı zamanda Türk'ün Türk'e karşı bir iç savaşı olmuştur. Bu konuyu iki örnekle açıklamaya çalışalım. İstanbul'un fethi esnasında Müslüman Türklere karşı, şehri Bizans kuvvetleriyle omuz omuza savunan ve Müslüman Türkleri katleden Osmanlı Şehzadesi Orhan'dan ve Osmanlı ordularıyla birlikte Hristiyanlara karşı savaşan Hristiyan birliklerinden bahsedelim.
(Resmi Tarih Anlayışını Ti'ye Alan Kahpe Bizans Filminin Afişi)

Fetret dönemi padişahlarından Emir Süleyman (Süleyman Çelebi) 1402-1411 yılları arasında hüküm sürüp hutbe okutan ve para darp eden bir şahsiyettir. Kardeşi Mehmet Çelebi (1. Mehmet) ile girdiği iktidar mücadelesini kaybedince soy Mehmet Çelebi üzerinden devam etmiş, Süleyman Çelebi'nin soyu adeta tarihten kazınmıştır. İşte bu soydan olan Süleyman Çelebi'nin torunu şehzade Orhan, zaman zaman çağdaşı II. Murat ve oğlu II. Mehmet'e başkaldırmış ancak başarılı olamamıştır. Bu çaresizlik içinde Bizans'a sığınmış ve Bizans tarafından adeta rehin alınmıştır. Cem Sultan vakasının erken bir tezahürü olan Şehzade Orhan vakasındaki fark, şehzade Orhan'ın şehrin kuşatılması sırasında bizzat Osmanlılara karşı savaşmasıdır. Yanında kendine bağlı 600 kişilik bir Müslüman birlikle şehrin Yedikule surlarının bulunduğu bölgenin savunmasını üstlenmiştir. Kuşkusuz şehir düşerse sonunun idam olacağını biliyordu. Çünkü Bizans sık sık Fatih'i ve babası II. Murat'ı Orhan üzerinden tehdit ediyordu. Nitekim korktuğu başına geldi ve fetihten hemen sonra yakalanarak idam edildi. Fatih'in meşhur "nizam-ı alem için kardeş katli vaciptir" kanunnamesi yaşadığı dönemin özeti gibidir.

Diğer bir husus ise Fatih'in ordularında savaşan hıristiyan askerlerdir. Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi’nin İstanbul’un Fethi maddesinde konuya ilişkin birkaç satırları görmek mümkün. “Osmanlı ordusunda bilhassa toprak altında tünel kazan (lağımcı) grup arasında 300 kadar Sırp madencinin bulunduğu, ayrıca Alman, Bohemyalı, Macar ustaların görev yaptığı belirtilir. Silah ve teçhizat yönüyle çok kuvvetli olan orduda asıl gücü Anadolu ve Rumeli tımarlı askerler teşkil etmekteydi.(Prof. Dr. Ferudun Emecen)”  Bu Sırp lağımcılar Navo Brado gümüş madenlerinden getirilen ortodokslardır. Ayrıca şehrin düşmesinde en önemli rollerden birinin  Macar topçu ustası Urban'ın oynadığına kuşku yok. Urban, kuşatma sırasında hıristiyandır ve "şehit" olmuştur. Kuşkusuz bu birlikler Varna Savaşından sonra Osmanlı'ya Tımar sistemiyle bağlanmış ancak dinlerini değiştirmemiş Hristiyan sancak beylerinin bir bağlılık göstergesiydi. Ankara Savaşında Yıldırım Beyazıt'ın ordusundaki Hristiyan birliklerini gören Timur, Osmanlı ordusunu "kafir" ilan etmekten geri kalmamıştır. 
(Sultan Abdülaziz tarafından İngiltere Kraliçesi Viktoria'ya hediye edilen ve bugün İngiltere'de bulunan Urban topu. Bu top iki parçaya bölünmesiyle taşıma kolaylığı sağlıyordu ve döneminde bu büyük bir avantajdı)


Tüm bunlardan anlaşılıyor ki Fetih bugün algılandığı gibi ana ideolojik ekseni sadece din olan bir hareket değildir. Din ile olan ilişki son derece pragmatik görünüyor. Bu konu ile ilgili Halil İnalcık'ın 1952 yılında Belleten dergisinde yayınladığı makaleler çok önemli bir yol açmıştır. Ayrıca Emine Çaykara ile yaptığı nehir röportajı "Tarihçiliğin Kutbu" kitabını okuyabilirsiniz. 








18 Mayıs 2011 Çarşamba

Fatih'in İstanbul'u Yeniden İnşası ve Çılgın Projeler

İstanbul'un fetih yıldönümü yaklaştıkça bir takım etkinlikler hızlanıyor. Benim açımdan bunlardan en heyecan verici olanı Pera Müzesinde Prof. Halil İnalcık tarafından 24 Mayıs akşamı verilecek olan "Fatih'in İstanbul'u Yeniden İnşası" başlıklı konferansı olacak. Kuşkusuz bu konferans dışında artık fethetmeye doyamadığımız bu güzel kentin tekrar fetih animasyonlarını seyredeceğiz. Gemiler karalardan çekilecek, Ulubatlı Hasan surlara bayrak dikecek vs. Bu törenler "kahpe" Bizans'a karşı Türk'ün yenilmez iradesinin bir tezahürü olarak yaşanacak.

Artık tarih olmuş, 558 yıl önce yıkılıp gitmiş olan Bizans devletine karşı duyulan bu nefret hala ayaktadır. Zaman zaman sağ ve liberal basında kendilerine Anadolu Sermayesi ismini yakıştıran ve ağırlıklı olarak MÜSİAD etrafında örgütlenen bir kısım patron, geleneksel sermaye guruplarına -ki bunlar TÜSİAD etrafında örgütlenmiş olanlardır- "Bizans Sermayesi" yaftasını yapıştırırlar. Çünkü onlar İstanbul sermayesidir. Onları "milli" görmezler. Dolayısıyla bu sermaye gurupları açısından da İstanbul hala bir arzu nesnesi durumundadır. Bir yandan İstanbul'u soylulaştırma çabaları diğer yandan kendi yarattıkları çakma Bosphorus projeleriyle bir görgüsüzlük bir hazımsızlıktır gidiyor. Ancak sadece sermaye gurupları değil, sıradan insanlarında zihin dünyasında İstanbul hem harici, öteki, her daim fethedilmeyi hak eden bir "kızıl elma" durumundadır. İzmir ne kadar "gavur" ise, İstanbul o kadar "Bizans"tır. İstanbul'da doğmuş büyümüş birçok insan kendini İstanbullu addetmez, İstanbulluyum diyemez. İstanbul'da doğup büyüyen Erzincanlıların ne kadarı Erzincan'ı hayatlarında bir kez görmüştür, ve ne kadarı İstanbulluyum der, bir merak konusudur. Bu ait olamama durumu, bu geçici olma hali ise İstanbul'u korumaktan ziyade sadece faydalanma fikriyatını geliştirir.

Buradan bu muhafazakar kesimlerin torunu olmaktan övündükleri Fatih'in fetihten hemen sonra İstanbul'un imarı için neler yaptığını kısaca özetlemek gerekir. Fatih şehri devraldığı zaman 4. Haçlı seferi sırasında yakılıp mahvolmuş nüfusu 50 bine düşmüş bir şehir vardı karşısında. İnsanlık tarihinin en büyük yağması olarak adlandırılan 4. Haçlı seferinde Katolik orduları "Şehirlerin Ecesi- Kraliçesi" sayılan İstanbul'un adeta ırzına geçmişler, ne varsa yağmalamışlar, Ayasofya'yı at ahırı olarak kullanmışlardı. 1261'de şehre geri alan Ortodokslar tamamen mahvolmuş bir İstanbul'la karşılaştılar. 1453'e gelindiğinde şehrin çoğunluğu savaşmamaktan yanaydı. Çünkü Türkleri balkanlarda yaptığı uygulamalardan biliyorlardı ki teslim olurlar ise canlarına ve mallarına dokunulmayacaktı. Bu hareketin önderi ve Fetihten sonra Fatih tarafından Ekümenik Patrik olarak atanacak olan Gennaidos II  taraftarları halkı savaşmamaya çağırıyordu. Son Bizans başveziri Lukas Notaras'ın "Ayasofya'da Papanın serpuşunu görmektense Müslüman'ın sarığını görmeyi tercih ederim" dediği rivayet edilir.  Bu çağrı karşılığını buldu ve fetihten sonra bu çağrıya uyan mahallelerde özellikle Fener ve Samatya bölgesinde  yağma sınırlı tutuldu.



Fatih zaten harabeye dönmüş, nüfusu 50 binin altına düşmüş bu güzel kentte çok büyük bir imar hareketi başlattı. Ancak bu imar hareketi mevcut olanı yıkmak ve yenisini yapmak şeklinde olmadı. Onları bir anlamda "devşirerek" yeni işlevler kazandırdı. Bunun en somut örneği Ayasofya ve surlardır. Bunun dışında özellikle fetihten sonra Mora ve Girit'e kaçan tüm Rumları şehre geri çağırarak can ve mal emniyetlerini sağladı. Ayrıca Anadolu ve Rumelinden Müslümanları da şehirde zorunlu iskana tabii tuttu. Tüm Divan-ı Hümayun üyeleri ile devlet bürokrasisinin ileri gelenlerine İstanbul'un imarı için destek vermelerini zorunlu kıldı. Bu şahıslar İstanbul'da Camii ve külliye yapma yarışına girdiler. Bu şekilde adeta İstanbul yeni baştan yaratıldı.

Fatih İstanbul'u Akdeniz havzasının merkezi yapmak istiyordu, tıpkı 11 Mayıs 330 da bu şehri Roma İmparatorluğunun başkenti ilan ederek o dönem bilinen dünyanın başkenti yapmak isteyen Büyük Konnstantin gibi. Bu açıdan bu şehrin iki kurucusundan biri Fatihtir.

Geçmişe yönelik hazımsızlık cahillikle birleşerek siyasi ve ekonomik rant arzularını kamçıladıkça kaybeden hep bu şehir olmuştur. 1990 lı yıllarda Refah partisinin yerel belediyeleri almasıyla birlikte İstanbul surlarının restorasyonu için ihalelerin yenilenmeyeceği duyuruldu. Ama esas bombayı o dönemin Refah Partisi genel başkan yardımcısı Oğuzhan Asiltürk patlattı. Asiltürk İstanbul'daki tüm surların yıkılarak yerine toplu konut yapılmasını öneriverdi. Asiltürk'e göre "surları savunan Bizans'lıydı" Ayrıca ona göre Çemberlitaş'ta yerinden sökülüp Sultanbeyli'de gecekondu yapımında kullanılabilir, hatta Yerebatan sarnıcı da otopark yapılabilirdi. Asiltürk'ün surların yıkılması konusundaki önerisine ilk ve en güçlü destek dönemin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'dan gelmiş. Erdoğan'a göre batı Trakya Türklerinin mabetleri yıkıldığı için, surların yıkılması da caizmiş. Ayrıca yıkılmamasını savunanlara "domuzdan yana olmayın" diyerek mesaj vermiş. Siyasette çıraklık yıllarıydı herhalde...
27-12-1994 Milliyet

Bugüne geldiğimizde İstanbul birbiri ardına patlatılan çılgın projelerle adeta ikinci kez fethediliyor. Su havzaları, çöp alanları, ormanlık araziler, 2B alanları şantiyelere dönüşmüş durumda. Bugün bu gidişe karşı çıkanlara Bizans'lı denmiyor belki ama "geri kafalı, çağdışı" olmakla suçlanıyorlar.  Bu kalkınmacı, liberal zihniyete sadece soldan değil İslamcı hareketin kendi içinden de muhalefet yükseliyor. Bunca yağma ve talandan sonra akıl baliğ olanların bir araya gelerek bu duruma bir dur demeleri artık kaçınılmazdır.

5 Mayıs 2011 Perşembe

Erguvan: İstanbul'da Bir Mevsimin Adı

Geçtiğimiz yıl İstanbul Belediyesi bir anket yaparak yeni alınacak otobüslerin renginin bundan böyle erguvan rengi olacağını ilan etti ve otobüsler yavaş yavaş erguvan rengine dönmeye başladı. İstanbul'un ve Boğaziçi'nin simgesi olan bu ağaç aynı zamanda bir mevsimin de adıdır, Erguvan mevsimi...


Erguvan (Cercis siliquastrum) baklagiller familyasından bir ağaç türü. Boğaziçi'nde Güneyden başlayarak kuzeye doğru uzanan tüm yeşil alanlarda Mayıs başında çiçeklenir. Boğaziçi'nin bazı koruları bu mevsimde adeta mora keser. Özellikle Üsküdar Fethi Paşa korusunda, Kanlıca Mihrabad korusunda, Hidiv korusunda Kandilli Cemile Sultan korusunda yoğun olarak görülür. Çubukludan sonra tamamen yok olur. Kuzey rüzgarını sevmeyen narin bir ağaçtır. Mimoza nasıl ki adaların alamet-i farikası sayılıyorsa, erguvan da aynı şekilde Boğaziçi'nin simgesidir. O kadar ki Süheyl Ünver Boğaziçi'nin adının Erguvan boğazı ve mayıs ayının adını da  erguvan ayı olarak değiştirilmesini önermiştir. 




Bir efsaneye göre erguvan aslında beyaz renkli çiçek verirken İsa'ya ihanet eden Yahuda pişman olup kendini bir erguvan ağacına asar. Bu utanca dayanamayan erguvan ise ondan sonra mora kesmiş.


Erguvan'ı asıl İstanbullu kılan Bizans hanedanının rengi olmasından gelir. Bizans'ta sıradan insanların erguvan rengi  giysi giymeleri yasaktı. Zaten isteseler de giyemezlerdi çünkü binlerce deniz kabuklusunun öğütülmesinden ancak birkaç gram boya elde edilebiliyordu. Bu nedenle de bu renk giysiler çok pahalıydı. Ancak yine de Bizans işi sağlama almış ve yasal kısıtlamalar getirmişti. İmparator 6. Leon devrinde yazılmış Praefectura Kitabı'ndan anladığımıza göre başta erguvani ipek olmak üzere "yasaklanmış malların" barbar ulusların eline geçmemesi için çeşitli tedbirler alınmıştır. (Aktaran Cyril Mango "Bizans: Yeni Roma İmparatorluğu" YKY yayınları) Bizans İmparatorları kendilerini "erguvan kanlı" olarak tanıtırdı. İmparatorların çocukları erguvan renkli odalarda doğar ve oralarda yaşarlardı. Bu çocuklar "Porphyrogenitos" yani "erguvan içinde doğmuş" ünvanını alırlardı. Helence de Porfira erguvan rengi anlamına gelir. Porfir aynı zamanda kırmızımsı, mora çalan bir mermer çeşididir ve dünyada  sadece Mısır'da çıkar. Bizans'ın en kutsal mabedi Ayasofya'da porfir mermerden sütunları görebilirsiniz.
(Arkeoloji Müzesindeki İmparator Lahiti)


Kayserialı (Kayserili) Eusebios'un şehrin kurucusu sayılan Büyük Konstantin'in cenaze törenini şu satırlarla betimliyor: (Konstantinin) Mor kumaşlara sarılı altın tabut içindeki bedeni kendi adıyla anılan kente getirilmişti. Burada, sarayın anı salonunda ölü hükümdar son kez halkının önüne çıkıyordu. Sırasıyla bütün maiyetindekiler, generaller, senatörler ve imparatorluğun daha alt kademelerinde olanlar, başlarında tacı ile morlar içinde yatan hareketsiz insanın önünde eğilerek saygılarını sundular" (Aktaran Doğan Kuban, İstanbul Bir Kent Tarihi S. 42-43) 




Erguvan sadece Bizans İmparatorluğunda değil, Osmanlı'da da değer verilen bir ağaçtı. 14. yüzyılda, Yıldırım Bayezit’in damadı Emir Sultan tarafından başlatılan erguvan şenlikleri 19. yüzyıla kadar sürmüş. 18. yy'da Boğaziçi'de erguvan ağaçlarının çoğaltılması için fermanlar yazıldığını biliyoruz.  Son yıllarda Bursa Büyükşehir Belediyesi bu kültürü, Emir Sultan Geleneği ve Erguvan Bayramı adıyla yeniden canlandırmaya çalışıyor.


Dolayısıyla İstanbul için erguvan sadece bir otobüs rengi değildir.


Tanpınar'ın "gülden sonra bayramı yapılacak çiçek varsa o da erguvandır." dediği bu güzel ağaçtan Boğaziçi'nde sadece 1200 tane kalmıştır. Nisan-Mayıs ayı içinde, kendinize vakit ayırıp, bir dilenci vapuruna atlayarak kavaklara kadar erguvan seyrede seyrede çıkmanızı, kavaklarda iki duble rakıyla bahara merhaba demenizi tavsiye ederim. 

27 Nisan 2011 Çarşamba

İstanbul'da Bir Semte İsmini Veren Yahudi Türk'ler.


Tarih boyunca onaltı devlet kurup yıkan bizler, son Türk devleti  olarak adlandırdığımız Türkiye Cumhuriyetinin (diğerleri neden "Türki" Cumhuriyetlerdir, bilinmez!) cumhurbaşkanlığı forsunda bu 16 devleti birer yıldızla simgeleştiririz. Cumhurbaşkanlığı forsundaki 7. yıldız Hazar devletini temsil eder. Hazar Kağanlığı (ya da devleti) 7 ila 10. yy.lar arasında, yaklaşık 400 yıl hüküm süren, tarihteki tek Yahudi Türk devletidir. Kendisi de , Macaristana göç eden Hazar Türkü ve Yahudi bir ailenin çocuğu olan yazar Arthur Koestler "Onüçüncü Kabile" adlı kitabında Doğu Avrupa (Aşkenaz) Yahudilerinin Türk kökenli Hazarlar olduklarını yani Onüçüncü kabileden geldiklerini savunmuştur. İsrailoğullarının dini olarak bilinen Museviliğin oniki mezhebi vardır ve bu mezhepler, Nuh peygamberin oğlu "Sam"ın torunlarından Yehuda'nın oniki oğlunun kabilelerine ait mezheplerdir. Bütün dünyadaki Yahudilerin ve Doğu Avrupa Yahudilerinin bu oniki kabileden geldiğine inanılır. Artur Koestler ise 13. Kabilenin Türkler olduğunu ileri sürer. Türk- İslam sentezcilerinin hiç hoşuna gitmeyen bu "sapma" İstanbul kültüründe de önemli izler bırakmıştır.
(Hazar Devleti Bayrağı)


Hazar devletinde yaşayan Yahudi Türklere Karaim'ler denir. İbranice'de "Kara" okumak fiiline işaret eder. Karaimler Okuyanlar anlamına geliyor. Bunun nedeni 8. yy'da Irak Yahudileri arasında yaygınlaşan bir tarikat, sadece Tevrat'a iman edilmesini, Talmud denilen sözel gelenek ve kuralların reddini emreden bir anlayış geliştirdi. Kabaca bir benzetme yaparsak bizdeki Kur'an'a iman edip hadis ve sünnet'e kulak asmamak gibi diyebiliriz. Ancak bu akım hep batıni kaldı ve ana akım İsrailoğuları hem Tevrat'a hem de Talmud'a (Kabbalah) iman ettiler. İşte Karaim Türk Yahudileri batıni tarikatın en güçlü temsilcileri oldular ve onlarda kendilerini İsrailoğullarından ayırdılar. 730 yılında resmi devlet dini olarak Yahudiliği seçen Hazar Devleti 1030 yılında yıkıldı. 


(Cumhuriyetin Erken Döneminde Karaim Cemaati)

2. Mehmet Bizans devletine son verdikten sonra hem Bursa'da hem Kafkasya'da yaşayan Yahudileri İstanbul'a yerleştirdi. Karaim (Karay) Türkleri ağırlıklı olarak bugünkü Sirkeci- Bahçekapı arasına ve karşı kıyıda Galata'nın eteklerine yerleşti. Bu bölgeye ise Karay-Köyü (KARAKÖY) ismi verildi. Yani bugün hergün üzerinde yürüdüğümüz bu semte adını veren tarihteki tek Yahudi Türk devletinin mensuplarıdır. 


Kendisi ve eşi de bir Karaim Yahudisi olan Litvanya'nın Ankara Büyükelçisi Dr. Halina Kobeckaite'nin bir mülakatta verdiği rakamlara göre dünyadaki Karaim Türklerinin sayısı şöyle:  ”Litvanya’da 260 kişi, Polonya’da 100 kişi, Kırım’da 800 kişi, İstanbul’da 100 kişi, Rusya’nın çeşitli kentlerinde dağılmış Karay Türkleri ile birlikte toplam bin 500 kişi bulunuyor" Sayı çok azalmış. Bugün dünyada sadece 2 tane Karaim Sinegogu (Kinessa) kalmıştır. Biri Kırım'da, diğeri diğeri İstanbul- Hasköy'dedir. İstanbul'da Karaim Yahudilerine ait tek mezarlık ise Halıcıoğlu köprüsünden Okmeydanına doğru giderken Bademlik denilen bölgede kalmıştır. İstanbul'da bugün sadece 50 Karaim Türk Yahudisi vardır. 



(İstanbul Halıcıoğlu Karaim Mezarlığı)


2007 yılında TRT'de yayınlanan bir belgeselde konuşan İstanbul'un son Karay Yahudilerinden Selim Tanatar'a göre nüfus azlığından İstanbul'da artık Karay'lar arasında evlilik olamadığı için evlenmek isteyenler ağırlıklı olarak ya müslümanlarla ya da Kırım, Ukrayna, Litvanya gibi ülkelerde yaşayan başka Karay'lar la evleniyorlarmış. İbadetlerinde Tanrı'ya "Tengri" ya da "Alla" diye hitap eden Karaimler aynı Müslümanlar gibi kıbleye doğru ibadet ediyorlar, Kinessa'ya girerken ayakkabılarını çıkarıyorlar ve ibadet etmeden önce temizleniyor, yıkanıyorlar. Ayrıca İsrailoğullarından farklı olarak Musa'dan sonra gelen İsa ve Muhammedi'de peygamber olarak sayıyorlar. 


İstanbul kültürünün solmakta olan bu renklerine saygılarımla...


(Bir Karaim Hazan'ı-Din Adamı- Dua Ederken) 





23 Nisan 2011 Cumartesi

"Büyük Felaket'in" Kurbanı Arshile Gorky'nin Hüzünlü Yaşam Öyküsü

Yaşamı bir trajedi ile başlayıp yine bir trajedi ile sona eren Ressam Arshile Gorky 20. yüzyıl Amerikan resminin en önemli figürlerinden biri olmayı başarmış Van doğumlu bir Ermeni'dir. 15 Nisan 1904 tarihinde Van'ın Khorkom köyünde doğduğu zaman kilise defterindeki adı Vostorik Manuk Adoyan'dı. Henüz 6 yaşındayken babası çalışmak için karısı ve çocuklarını geride bırakarak Amerika'ya göçer. 11 yaşına geldiğinde ise bugün Büyük Felaket diye anılan olaylar nedeniyle annesi ve kızkardeşleriyle birlikte Yerevan (Erivan) a göçetmek zorunda kalır. Ancak felaketler peşlerini bırakmaz. Erivan'da inanılmaz sıkıntılar yaşarlar ve annesi henüz 15 yaşında olan Vostorig'in kucağında açlıktan ölür. 


(Arshile Gorky-1933)

Daha sonra 9 ay süren bir yolculuktan sonra kardeşi Hartuş ile birlikte NewYork'un Ellis adasına ulaşırlar. Artık Amerika'da, babasının yanındadır. Yıl:1920. Amerika'da kendini büyük bir sevgi beslediği yazar Maksim Gorky'nin akrabası Arshile (Aşil) Gorky olarak tanıtır. Kendine neden mitolojideki Aşil ismini seçtiğine ayrıca döneceğiz. 


1922’de Boston’da “New School of Design” adlı bir akademiye girer, sonra asistanlık yapmaya başlar. Burada Mark Rothko gibi ileride Amerikan resminin önemli temsilcilerine hocalık ta yapar. 


Gorky hayatının hiç bir döneminde yaşadığı felaketleri resimlerine yansıtmadı. Bu trajedileri tamamen içselleştirmişti. 1930 larda o dönemin pekçok ressamı gibi acınacak derecede yoksuldu. 1920'li yıllarda Picasso, Miro, Matisse, Post-Empresyonizm ve Cezanne'a çok öykünmesine rağmen 1940 lara doğru kendi çizgisini yakalamış, özellikle 1942-45 yılları arasında New York sanat ortamının lideri olmuştur. Kendi özgün çizgisini yakaladığı bu dönem onun hayatının da en mutlu yıllarıydı. Bir çok sanat eleştirmeni soyut dışavurumculuğun başlangıcını Jackson Pollock'a değil, Arshile Gorky'e bağlarlar. 


Ancak hayatının bu en verimli yılları üst-üste gelen felaketlerle kesintiye uğrar. Önce atölyesi yanar, sonra kanser olduğunu öğrenir ve nihayet bir trafik kazası geçirerek resim yaptığı sağ elini yaralar ve felç geçirir. Nihayetinde 1948 yılında henüz 44 yaşındayken kendini asar ve çok sevdiği annesine kavuşur.


1912 yılında henüz 7 yaşında iken babasına yollanmak üzere annesiyle çektirdiği bir fotoğraf vardır. Bu fotoğraftan yola çıkarak yaptığı iki resim onun annesi ile ilgili duygularını çok iyi yansıtır. Bir söyleşisinde şöyle anlatıyor bu ilişkiyi: Resim yaptığım zaman sık sık kendime öyküler anlatırım. Yaptığım resimle alakası olmayan öyküler. Annemin uzun önlüğüne yüzümü kapatıp gözlerimi yumduğumda pek çok öykü dinlerdim ondan. Portresinde gördüğümüz gibi uzun beya bir önlüğü vardı. Bir de işlemeli önlüğü vardı. anlattığı öyküler ve önlüğündeki işlemeler kafamda sık sık birbirine karışırdı. Tüm hayatım boyunca annemin anlattığı öyküler ve önlüğündeki işlemeler belleğime resim olarak sökün etmiştir." 


(1912'de Annesiyle çektirdiği fotograf)


Bu resimden yola çıkarak yaptığı "Sanatçı ve Annesi" adlı resime 1926 yılında başlamış ve asla bitirmemiştir. Yine aynı söyleşide bu durumla ilgili şunları söylüyor: "Birşey bittiği zaman ölmüş demektir. Ben sonsuzluğa inanırım. Hiç bir zaman bir resmi tamamlamam" Gorky ölümünü asla kabullenemediği annesini bitirmediği bir resminde sürekli yaşatmaya çalışmıştır. 


(Sanatçı ve Annesi , c. 1926-c. 1948, Ailsa Mellon Bruce Fonu)
Resimde eller yarım bırakılmış, ayrıca fotoğrafta Arshile elinde yer alan çiçekler de silinmiştir adeta. O bitmemişlik duygusu ve melankoli tüm resme hakimdir. 


Arshile Gorky'nin sadece bu resimde çocukluğunda yaşadığı büyük felaketin izlerini yansıttığını görebiliriz. Bu resim dışında hiçbir zaman bu trajediyi resimlerine yansıtmamış, adeta içselleştirmiştir. Tıpkı ismini aldığı mitolojideki Aşil gibi annesi tarafından ölümsüzlük verilmiş bir kişi olmak istemiştir. Acılarını içine gömmüş ve Aşil gibi sağlam ve dayanıklı olmayı denemiştir. Ama onun tek zayıf yanı -topuğu- yine çocukluğundaki anıları olmuş, annesine duyduğu sevgisi onu hiç yalnız bırakmamıştır. 


(Sürrealist Şair Andre Breton'la-1945)
Geçen yıl Mayıs ayında Tate galeride büyük bir retrospektif sergisi gerçekleşen bu büyük sanatçıyı "Büyük Felaket" in yıldönümünde saygıyla anıyorum...