10 Eylül 2011 Cumartesi

Büyük Bir Sporcu: İskenderiyeli Porphyrius

Bizans dönemi Konstantiniyye'sinin en önemli yapılarından birisi kuşkusuz Hipodromdur. Hipodrom denilince aklımıza gelen sadece uzunlamasına bir meydan ve meydanın ortasında yer alan üç sütundur. Bu üç sütun bir zamanlar yeryüzünün en büyük spor alanından arta kalan zavallı hatıralardır. Bir zamanlar 60 civarında olan bu anıtlardan sadece 3 tanesi ayakta kalabilmiştir. Hipodrom'dan geriye sadece Cankurtaran yönüne doğru indiğimiz zaman hala şaşırtıcı etkisiyle Splendon (Destek- İstinad) duvarları karşımıza çıkar. Oysa Hipodromun temelleri  MS 196 yılında şehri işgal eden Roma İmparatoru Septimus Severus tarafından Roma'daki Colloseium'un muadili olarak atılmıştı. Severus'un başlattığı işi kente adını verecek olan Büyük Konstantin bitirmiş ve Konstantiniyye Nea-Roma adıyla Roma'nın başkenti ilan edildiğinde, Konstantin Hipodromu daha da büyütmüş ve toplam 100 bin kişilik devasa bir arena inşa ettirmiştir. (O dönem şehrin nüfusu aşağı yukarı bu kadardır) 
(1204 Venedik-Latin İstilası Sırasında Hipodromdan Çalınarak Venedik San Marco Kilisesine Yerleştirilen Quadriga- Dört At- Heykeli)

Hipodrom dünyanın en görkemli arenası olmasının yanı sıra en görkemli spor karşılaşmalarına da sahiplik ediyordu. Bu karşılaşmaların en önemlileri araba yarışlarıydı. Dört atın çektiği savaş arabalarıyla (Quadriga) yarışan "pilot"ların her biri bir takıma bağlı idi. Yeşiller (Toprak), Kırmızılar (Ateş) Maviler (Su) ve Beyazlardan (Hava) oluşan bu takımlardan zaman içinde sadece iki tanesi; Maviler ve Yeşiller ayakta kalmıştır. Bugün Hipodromun hemen arkasında yer alan Mozaik müzesindeki bir yer mozaiğinde rakip iki takımın sporcularının bir kaplana karşı verdikleri mücadelenin betimlemesiyle karşılaşabilirsiniz. Bu betimleme belki de yeryüzünün en eski sportmenlik resmidir. 


İşte bu araba yarışlarının efsanevi bir ismi vardı: Porphyrius. Aslen İskenderiyeli olan ve gerçek adı Kalliopas olan Porphyrius'a (Porfiryus) bu lakabın verilmesi teninin kızıla çalan kuzguni renginden dolayıdır. O dönem sadece Mısır'da çıkarılan ve Bizans İmparatorlarınca saraylarda ve lahitlerde sıkça kullanılan Porfir mermeri aynı zamanda soyluluk sembolü idi. Bu nedenle Bizans İmparatorları Profirogennatos (mor doğan) ünvanını kullanırlardı. Bu ünvanı kullanma hakkı Bizans tarihi boyunca belki de sadece Afrikalı köle Kalliopas'a verilmiştir. Çünkü bırakın ünvanı kullanmayı halkın Erguvan rengi giysi giymesi bile yasaktı. Bu konu ile ilgili Erguvan: İstanbul'da Bir Mevsimin Adı yazımı okuyabilirsiniz. 

Porphyrius o denli başarılı bir sürücüydü ki Hipodrom'un ana aksı (Spina) üzerine 5 tane heykeli henüz yaşarken dikildi. Bu beş heykelin tamamı bugün kayıptır. Ancak bu heykellerden iki tanesinin kaidesi halen İstanbul Arkeoloji Müzesinde sergileniyor. 
 (Arkeoloji Müzesinde sergilenen iki kaideden biri)

(Quadriga'sının üzeride Porphyrius elinde zafer tacı ile)

Porphyrius'un İmparator Anastasios (491-518) döneminde babası Kalhas ile beraber Konstanniniyye'ye geldiği biliyor. Babası büyük bir at terbiyecisiydi ve oğlunu da büyük bir binici olarak yetiştirdi. Zaman zaman maviler, zaman zaman da yeşiller adına yarışıyordu. Onun bu transferleri tamamen dönemin politik dengelerine göre imparatorun yönlendirmesiyle oluyordu. Çünkü o dönem siyasal fikirler bu takımlar üzerinden ifade ediliyordu. Yeşiller daha çok orta halli ve yoksul sınıfların, maviler ise soyluların desteklediği takımlardı. Dolayısıyla buradaki spor takımları aynı zamanda birer siyasi parti gibiydi. Bu nedenle bu yarışlar aynı zamanda politik rahatsızlıkların ifade biçimi olabiliyordu. Nitekim 532 yılında patlak veren büyük Nika ayaklanması Hipodromdaki bir müsabaka sırasında fitil almış ve başladığı yerde; 3 gün sonra yine hipodromda Jüstinyanus'un askerleri tarafından 30 bin kişi kılıçtan geçirilerek sona erdirilmiştir. 

Büyük Profiryus'un ise hayatı boyunca bir tek yarış bile kaybetmeden yaşarken bir efsane olmuştur. Ancak ne zaman ve nasıl öldüğüne dair hiçbir kayıt günümüze ulaşmamıştır. 

6 Eylül 2011 Salı

6-7 Eylül: Bir Utancın Ardından

Bundan 5-6 yıl önce Orhan Pamuk’un “İstanbul” kitabını okurken enteresan bir duyguya kapılmıştım. Orhan Pamuk’la ben aynı semtin çocuğuyduk. İkimizin de çocukluğu ve gençliği Nişantaşı’nda geçmişti. Ancak onun kitabında tasvir ettiği Nişantaşı, benim çocukluğumu yaşadığım Nişantaşı’ndan çok farklıydı sanki. Tabii ki aramızda 15 yıl vardı. O benden bir önceki jenerasyon sayılırdı. Elbette o zengin bir ailenin çocuğuydu, ben orta halli hatta yoksul. Buna rağmen ben de Alaattin’in dükkanını biliyordum, oradan oyuncaklar almıştım, onun yürüdüğü sokaklardan caddelerden yürümüştüm.  Ama yine de yazdıklarında anlaşılmaz bir uzaklık hissediyordum. Sanki O, başka bir İstanbul’u anlatıyordu. Benim yetişemediğim, yaşayamadığım bir İstanbul’u. Sonra bu uzaklığın nedenini kitabının 163’üncü sayfasını okurken fark ettim. Onun çocukluğunda Nişantaşı’nda alışveriş yaptıkları mağazaların çoğunun sahiplerinin Rumlar ya da Ermeniler olduğunu yazıyordu. O mağazalarda azınlık ailelerin nasıl kendi aralarında Rumca ya da Ermenice konuştuklarını, kendisinin de onları taklit ederek ailesini nasıl güldürdüğünü anlatıyordu. Daha sonra bazı müşterilerin onları “Türkçe konuşun” diyerek nasıl payladığını ve Orhan Pamuk’un bu azınlıkların aslında pek de “itibarlı” kişiler olmadığını fark ettiğini öğreniyoruz. Evet, benim çocukluğumda eksik olan yan buydu işte! Elbette bazı azınlık komşularımız vardı ama kendilerine ya Türkçe isimler uydurup gizleniyor, ya da hiçbir şekilde etnik kimliklerini öne çıkarmıyorlardı. Paskalya zamanlarında evimize gelen Paskalya çörekleri dışında bizim hayatımızın tamamen dışındaydılar sanki…

Orhan Pamuk’un Nişantaşı’sı ile benim Nişantaşı’mı birbirinden ayıran 6-7 Eylül 1955 olayları, 1964 olayları ve 1974 Kıbrıs harekatı olmuştur kuşkusuz. Gerek Grek gerek Türk Devleti azınlıklara adeta birer “rehine” gözüyle bakmış, onları iç ve dış politik gelişmeler paralelinde birer şamar oğlanı haline getirmişti. Bunun en planlı örneklerinden biri 6-7 Eylül olaylarıydı. İngilizlerin Kıbrıs’tan çekilip adanın yönetimini Rumlara devretmesinden hemen sonra bir Türk ajanı Selanik’teki Atatürk Müzesine bomba atmış, hemen o gün zaten hazır olan gazeteler aracılıyla halk galeyana getirilmişti. Devlet güdümünde civar illerden kamyonlarla İstanbul’a getirilen milliyetçi güruhlar, azınlıklara ait ne kadar işyeri, kilise, ev varsa hücum etmiş; yakmış, yıkmış, çalmış, öldürmüş ve tecavüz etmişti. Tam 502 yıl önce şehrin fethinden sonra 2. Mehmet tarafından verilen üç günlük yağma izni adeta yeniden verilmiş gibiydi. Olaylar gelen uluslar arası tepkiler nedeniyle sadece iki günle sınırlı kalmıştı ama yaratılan terör ortamının sonuçları kuşaklar boyunca sürecekti.


 Bu etnik düşmanlık hareketi sadece azınlıklara zarar vermemiştir. Orhan Pamuk’un Nişantaşı’sı ve İstanbul’u, bir kuşak sonra benim yaşadığım İstanbul’dan ve Nişantaşı’ndan daha güzeldi. Artık ne Ara Güler'in fotoğraflarındaki ne de Orhan Pamuk'un romanlarındaki İstanbul kalmamıştır. Bir güzellik yitirilmiş, bizler de o güzellikten mahrum bırakılmıştık. Dolayısıyla bu düşmanlık en çok “biz”e de zarar vermiş, geriye sadece %99’unun Müslüman olmasıyla övündüğümüz bir “mermer” kalmıştı. Bir de babamdan dinlediğim Valikonağı Caddesi’nin okuma yazma bilmez kapıcılarının bir gecede nasıl şirket sahibi olduklarının hikayeleri.

Onlar şimdi Türkiye’nin en büyük holdinglerini yönetiyorlar…

3 Eylül 2011 Cumartesi

Fatih'in Kütüphanesi-2

Bir önceki yazımda Fatih'in 1465 yılında sarayına çağırdığı bilginler aracılığıyla Batlamyus'un kitaplarını Latince, Arapça ve Türkçeye çevirtmesi konusuna değinmiştim. Devam edelim.

Mehmet'in astronomiye olan ilgisi onun çağın en büyük astronomlarından sayılan Ali Kuşçu ile temas etmesinini sağladı. Semerkant'lı olan Ali, Timur'un torunu olan Uluğ Bey'in Semerkant'taki sarayında onun doğancılığını yapıyordu. Kuşçu lakabı oradan gelir. Bir dönem Uluğ beyin Çin elçiliğini de yaptı. Daha sonra Müneccimbaşı (Baş astronom) sıfatıyla gökyüzü haritaları çıkardı. 1438 yılında yayınlanan haritalar 19. yy.a dek geçerliliğini korudu. Bu kataloglar Farsça yazılmasına rağmen Arapça ve Türkçe'ye de çevrildi. Ali Kuşçu daha sonra Uzun Hasan'ın himayesine girdi ve onun Tebriz elçisi oldu. Bu sırada Mehmet Ali Kuşçu'ya haber göndererek İstanbul'a davet etti. Ali Kuşçu elçilik görevi 1472'de sona erince İstanbul'dan refakat etmesi için yollanan 200 nedimenin korumasında İstanbul'a hareket etti. Bu yolculuk sırasında yazdığı 194 sayfalık bir matematik kitabı olan Risalet-ül Muhammediyye'yi sultana sundu. Ertesi yıl yine 174 sayfalık Risalet-ül Fethiyye adlı bir astronomi kitabı yazdı. Her iki kitabın kopyaları Ayasofya Kütüphanesi kayıtlarında yer alır.

Mehmet sadece astronomiye değil tarihe, özellikle antik yunan ve Roma tarihine de ilgi duymaktadır. 1460 yılında Mora işgal edilince Mora despotu Demetrios Palailogos'un kızkardeşi Helen İstanbul'a getirtildi ve sultanın haremine alındı. Ancak Prenses Helen'le birlikte onun hocası olan İoannnes Dokeianos'ta sultanın hizmetine girdi. Büyük bir bilgin olan İoannnes Dokeianos'un bir kopyasını çıkardığı Homeros'un İlyada adlı destanını 1463 yılında sultana sundu. Mehmet'in İlyada'yı okuduğunu biliyoruz. Kritovulos'un şehadetine göre Mehmet bir seferi sırasında Troya'ya uğramış, Troya savaşının yapıldığı araziyi gezmiş, mezarları ziyaret etmiştir. Ayrıca Papa Pius'a yazdığı bir mektupta Truvalı Hektor'un intikamını almaktan bahsetmiştir. Ancak tüm bunlar başka bir yazının konusu olabilir.

Bugün Vatikan kütüphanesi envanterinde yer alan Aziz Thomas Aquinos (Akinolu Thomas) Summa Contra Gentiles adlı kitabının Mehmet'in kütüphanesinden çıkma olduğu bilinir. Dimitrios Kynodis tarafından Latinceden Yunancaya tercüme edilmiş olan bu eser Vatikan arşivine 1475 de girdiğine göre bu tarihten önce çevilmiş olması gerekir. Onun felsefeye olan ilgisinin bir diğer göstergesi de Sir Steven Runciman'ın "en özgün Bizans düşünürü" olarak nitelediği Georgios Gemistos Plethon (1355-1452) eserleriyle ilgilenmesidir. Avrupa rönesansının gizli dini sayılan yeni-platonculuğun temellerini attığı eserlerinde Hristiyanlık ile Müslümanlığın Paganizm üzerinden sentezini savunur. Raby'e göre Mehmet'in kütüphanesinde Plethon'un üç eseri yer alıyordu. Yeni Platoncu metinlerinin tam derlemesi olan Chaldean Cronicles, Zeus'a övgü niteliğindeki Nomoi ve Zoroastreorum et Platonicorum'un Arapça çevirisi.

(Aziz Akinolu Thomas)

Mehmet'in Yunan ve Roma tarihine olan ilgisi ile ilgili Domenico Hierosoliminato adlı bir adlı bir hekimin anılarından faydalanabiliriz. Ona göre Mehmet'in Büyük Constantinos kütüphanesinden toplam 120 ciltlik çok değerli Roma ve Bizans el yazmasını kendi kütüphanesine topladığını öğreniyoruz. Yine Kritovulos'un yazdığına göre Mehmet, Büyük İskender'e hayrandı ve onun bir biyografisini okumuştu. Ayrıca kütüphanesinde Tarih-i Ayasofya ve anonim bir eser olan Deigesis yer alır.  İstanbul'un fethinden önce yapılmış ve günümüze ulaşmış  yegane haritasını yapan Floransalı denizci Cristoforo Buondelmonti'nin yayınladığı Ege Denizi Adaları (Liber İnsularum Archipelagi) adlı eserinin de Fatihin kütüphanesinde yer aldığını biliyoruz. Bunun dışında Mehmet'in Dinler tarihine duyduğu ilgiyi gösteren iki kitaptan ilki Süleymanın Ahdi Süryanice'den Rumcaya çevrilmiş ve Mehmet'e ithaf edilmiştir. Diğeri Mordechai ben Eliezer Comtimo adlı bir Yahudi bilgini tarafından tercüme edilen İbn-i Meymun'un Şaşırmışların Kılavuzu adlı eseridir.


Fatihin kütüphanesinde bulunduğu tespit edilen diğer Rumca el yazmaları şunlardır:
Hesiodos'un Theogonia (Tanrıların Doğuşu)
Oppianos'un Halieutika (Balıkçılık Üzerine)
Planudes'in Ezop'un Hayatı ve Ezop'un Fablları, Mezarında bulunan Hippokratesin Kehanetleri ve Lir Sanatı ve Derlemesi
Antonios Monakhos'un Mukaddes Sözlüğü
Anonim Değerli Taşlar ve Hayvanların Özellikleri Üzerine
Manuel Moskhopoulos'un Gramer; Gramer, Fiil Çekimleri ve Tasnifi
Pindaros'un Olimpia Adaları


Elbette Mehmet sadece batılı kaynaklar'dan değil doğulu kaynaklardan da beslenmiştir. Bu kaynakları da gelecek yazıya bırakalım...



27 Ağustos 2011 Cumartesi

Fatih'in Kütüphanesi-1

Bir sahaf arkadaşımın çok sevdiğim bir sözü var. Der ki "biz genellikle hayırsız evlatlar sayesinde ekmek yeriz. Onlar babalarının kütüphanelerine bakarak büyümelerine rağmen o kütüphanelerden pek nasiplenmezler ve babaları vefat ettiğinde ilk yaptıkları kütüphaneyi satmak olur. Biz ise eve gittiğimizde kütüphanedeki kitaplara bakarak müteveffanın kalibresini görürüz" 

Gerçekten de bir insanın kütüphanesindeki kitaplara bakarak o insanın kalibresini ölçmek mümkündür. Bu yüzden hiç tanımadığımız ya da az tanıdığımız birisine misafir olursak belki de ilk dikkatimizi çeken kitaplar olur. Kitap üzerinden bir sohbet başladığında lafın nereye gideceği belli olmaz. Hem de karşımızdaki insanı tanımış oluruz. Bir insanın zihnine girmek istiyorsanız onun ne okuduğuna bakmanız gerekir. 

Fatih Osmanlı tarihinde üzerinde en çok tartışılan figürlerden biridir. Birçoğuna göre Fatih sıradan acımasız bir doğu despotudur ki bu fikri destekleyecek pekçok icraatı olmuştur. Geçmiş yazılarımızda bu icraatlardan bazılarına değinmiştik. Ancak bir de şöyle bir gerçek vardır ki Fatih Osmanlı tarihinde yaşadığı çağın ruhunu kavrayabilmiş ender sultanlardan biridir. Bu değerlendirmeyi ilk destekleyecek unsur onun batıdan ressamları getirtip, haram olmasına rağmen resmini yaptırmasıdır. Üstelik bir kere de değil, defalarca! Ancak bu görünen kısmı bir kenara bırakırsak onun zihin dünyasını anlamak açısından kütüphanesine bakmak daha doğru olacaktır. 

Fatihin kütüphanesiyle ilgili iki önemli kaynak vardır. İlki Fatih devrinde yaşamış ve onun Gökçeada valisi olmuş İmrozlu Kritovulos'un yazdığı History of Mehmet the Conqueror adlı eseridir. Bu eser Türkçeye çevrildi. Diğeri ise Julian Raby'nin yazdığı Mehmet the Conqueror Greek Sprictorium adlı eserdir. Bu kitaplardan ilki Mehmet hayattayken yazılmış ve "göz şehadeti" temel alınmıştır. Diğeri ise Oxford Üniversitesinde Doğu Enstitüsü yöneticisi yıllarca araştırmalar yapan değerli bir bilim insanına ait. 

Her iki kaynaktan öğrendiğimize göre Fatih özellikle 1465 yılında seferlerine ara verip yaklaşık bir yıl kadar yeni yaptırdığı Topkapı Sarayında yoğun bir entelektüel faaliyete geçer. Bunlardan en belirgin olanı Batlamyus'un (İskenderiyeli Cladius Ptolemios) MS II. yy da yazdığı Geografia adlı coğrafya eserini Türkçeye çevirtmesidir. Bu eseri çevirtmek için Trabzonlu Rum bilgin- ki kendisi aynı zamanda Fatih'in sadrazamı Mahmut Paşanın kuzeniydi- Georgios Amiroutzes'i saraya çağırtır. Kritovulos!a göre aynı zamanda bu bilginden fizik, din, matematik, stoacılık (Felsefe) dersleri aldı. Kritovulos şöyle yazar: "Ona sarayda uygun bir görev verdi ve sık sık huzura kabul etti. Ona eskilerin öğretileri, ve felsefi meseleler, bunlarla ilgili tartışmalar ve çözümlerle ilgili sorular soruyordu"  Amiroutzes Batlamyus'un kitabını çevirdi ve kitaptaki parçalar halinde yer alan haritaları birleştirerek Fatihe sundu. Fatihin tüm yaz boyunca bu eseri incelediği ve eserin Arapça çevirisinin yapılarak çoğaltılması için Amiroutzes'e yüklü miktarda para verdiğini Kritovulos'tan öğreniyoruz. 

Yine aynı sene Batlamyus'un diğer bir eseri olan Almagest'i çevirmesi için Trabzon'dan gelme bir Giritli olan Georgios Trapezuntios'u İstanbul'a davet etti. Trapezintios Roma'dan himayesinde çalıştığı kardinalin özel izniyle İstanbul'a geldi ve burada bir yıl kalarak eseri Yunancadan Latinceye çevirdi. Galata'ya yerleşen bilgin 25 Şubat 1466 yılında sultana yazdığı mektupla çeviriyi bitirdiğini müjdeliyordu. Elbette sadece çeviri yapmamış Sultanla din, Roma'daki sosyal hayat, felsefe gibi birçok konuda sohbet etmiştir. Hatta Fatihin iki dini birleştirerek Doğunun ve Batının tek hakimi olması gerektiği yönünde teşvik eder ve yüreklendirir. Ona göre İslamiyet ve Hristiyanlık öz olarak aynıdır ve bu dinleri ancak güçlü bir hükümdar birleştirebilir. O da Fatihtir. Bu konuyla ilgili  Franz Babinger'in Fatih Sultan Mehmet ve Zamanı adlı kitabında yer alan bir mektubunda şu görüşleri dile getiriyor: 
"Romalıların meşru imparatoru olduğunuzdan kimse şüphe duymasın. Çünkü Roma İmparatorluğunun başkentini elinde bulunduran kişi meşru imparatordur. Roma İmparatorluğunun başkenti de Konstantinopolis'tir. Bu nedenle bu şehir kimin elindeyse imparator odur. Ama siz bu tahtı kılıcınız sayesinde insanlardan değil tanrıdan aldınız. Dolayısıyla Romalıların meşru imparatoru sizsiniz. Romalıların imparatoru olan kişi, aynı zamanda tüm yeryüzünün imparatorudur."

Trapezintios bu mektuplar yüzünden Roma'ya döndüğünde tutuklanarak 4 ay cezaevinde kalır. Ancak daha önce ders verdiği Papa'nın affıyla serbest bırakılır. 

Gelecek yazımızda Fatihin kütüphanesini inceleyerek onun zihin haritasını çıkarmaya devam edeceğiz...

13 Ağustos 2011 Cumartesi

Ayasofya Yazıları 2: İlk Açıköğretim Fakültesi

İstanbul'un fethinden sonra Osmanlı Mimarisinde boyut fikri çok gelişmiş, adeta bir sıçrama yaşanmıştır. Bunda elbette Ayasofya'nın büyük etkisi vardır. Daha önce zaptedilen Bursa, İznik gibi yerlerde yapılan cami ve külliyeler mütevazi sayılabilecek ölçektedirler. Fetihten sonra ise peşpeşe yapılan külliyeler bugünkü paradigma ile algılamak için örnek olsun, birer uydu kent büyüklüğünde idi. Merkezde bulunan cami nedeniyle bu yapı toplulukları hep birer dini mekan olarak algılansa da, aslında bu külliyeler, sosyal amaçlı yapı topluluklarıydı. Örneğin Fatih Külliyesinde hastaneden tutun, ilk, orta, lise ve üniversite eğitimine denk düşecek medreseler, kütüphaneler, imaretler, pansiyonlar, çarşılar yer alır. Aynı şey Süleymaniye külliyesi için de geçerlidir. Dolayısıyla bu külliyeler sosyal hayatın da merkezi idi.

Külliyelerin temel işlevi eğitimdi. Bu amaçla her külliyede mutlaka bir kütüphane yer alır, bu kütüphanelerde sanıldığının aksine sadece dini eserler yer almaz, bunun dışında matematikten felsefeye, geometriden sosyolojiye dek birçok konuda kitaplar bulunurdu. Bu konuyla ilgili aşağıda vereceğim bazı rakamlar ilham verici olacaktır.

Fetihten sonra ilk yapılan işlerden biri, bir kilise ve manastır olarak dizayn edilen Ayasofya'yı külliye kimliğine kavuşturmak olmuştur. Bu amaçla Fatih Ayasofya'nın hemen yan tarafına bir medrese yaptırır. Bu medrese uzun yüzyıllar boyunca devlete hukuk, mülkiye, din adamı, asker ve sanatçı yetiştirmiştir. Defalarca onarılıp elden geçirilen bu yapı 1934 yılında Ayasofya'nın müzeye çevrilmesi kararından sonra yıktırılmıştır!
(Günümüze ulaşamayan Ayasofya Medresesi)

Ancak Ayasofya'yı diğer yapılardan ayrıcalıklı kılan, onun bizatihi ana mekanının (Naos) bir eğitim alanı, dershane olarak kullanılmasıdır. Daha önce de belirttiğim gibi Ayasofya başlangıcından itibaren bir külliye olarak değil, bir kilise olarak tasarlandığı için bir külliyenin olmazsa olmaz işlevi olan eğitim alanları bu yapıda bizzat caminin içine taşınmıştır. Yani caminin içine dershaneler ve bir de kütüphane kurulmuştur. Bu dershaneler ve kütüphane ibadete gelen, gelmeyen herkese açıktır ve bizzat namaz kılınan mekanda yer alır.
(1. Mahmut Kütüphanesinin Girişi- Ziyarete Kapalı)

Önce kütüphaneden başlayalım. Müzeye girdiğimiz zaman ana mekanın sağ tarafında yer alan yan nef üzerinde, bugün boş bulunan kütüphane kısmı yer alır. 1740 yılında inşa edilen bu kütüphane Osmanlı Padişahları içinde en fazla okul ve çeşme yaptıranlardan biri olan Sultan 1. Mahmut tarafından yaptırılmıştır. Kütüphanedeki kitaplar 1968 yılında Süleymaniye Kütüphanesine nakledilmiştir. Bu nakil sırasında çıkarılan envantere göre:

Toplam kitap sayısı:              8736
Din                                      4356
Edebiyat                              1261
Felsefe                                  800
Filoloji                                   621
Doğa Bilimleri ve Matematik  561
Tarih                                     506
Uygulamalı Bilimler                413
Toplum Bilimleri                    127
Genel                                     84
Güzel Sanatlar                       15
Tasnif Dışı                             42

Bu paha biçilmez kültür hazinesi yüzyıllar boyunca çeşitli hırsızlıklar, yağmalamalara maruz kalsa da önemli bir kısmı halen ayakta ve sağlamdır. Bu eserlerin an kısa zamanda ait oldukları yere, Ayasofya'ya geri getirilmesi en doğru tercih olacaktır.
(Kütüphanenin demir kapı tokmağında "ya fettah" yazıyor. Fetihle elde edilen anlamına geliyor)

Peki bu kütüphaneden kimler yararlanıyordu? Elbette caminin içinde ders gören öğrenciler, yani cemaat! Ayasofya'ya girdiğimiz zaman sağda solda karşımıza çıkan ahşap çitlerle çevrilmiş alanlarla karşılaşırız. Bu alanların genel adı maksure'dir. Ancak Ayasofya'daki maksureler aynı zamanda dershane işlevi görürdü. Namaz vakitleri dışında ana mekanda yer alan 11 adet maksurede sürekli dersler ve sohbetler yapılırdı. Bu maksurelerde her tarikattan bir eğitmen her konuda dersler verebilirdi. Doğal olarak bu dersler din ağırlıklıydı. Dileyen dilediği dersi, dilediği eğitmenden alabilir, ya da bu konuların dışında meraklara sahip olanlar kütüphanede yukarıda adı geçen konularda okuyabilir, araştırma yapabilirdi. Bu maksurelerin en büyüğü 42 en küçüğü ise 16 kişi alabilecek kapasitedeydi.
(Maksureler)

Sözün özü Ayasofya bir nevii açık öğretim fakültesi gibi çalışan bir mekandı. Öğrencilerse seçmeli ders esasına göre ders alabilirdi. Devam zorunluluğu da yoktu. Bir dersten sıkılan hemen yandaki maksureye geçip sararsa konuyu dinler, sarmazsa diğer maksureye geçebilirdi.

Ayasofya dışında hiçbir mabette kütüphanesi ve ayrı ayrı "dershaneleri" ile böyle bir organizasyon görülmez.


8 Ağustos 2011 Pazartesi

Ayasofya Yazıları: Vaftizhane'de Yatan Halifeler

Vaftiz kelime anlamıyla "suya batırmak, yıkamak" anlamlarına gelen Yunanca βαπτίζω (vaptizo) sözcüğünden türemiştir. Farsça'dan Türkçe'ye geçen abdest sözcüğü ile Yunanca'dan diğer dillere geçen vaptismos sözcüğü arasında büyük benzerlik vardır. Kökeni Akilleus'un annesi Thetis tarafından topuklarından tutularak Stxy ırmağında yıkanmasına kadar götürülebilir. Akilleus bu nedenle yarı-tanrı ve ölümsüz olmuştur. Ta ki Paris tarafından suya değmeyen tek topuğundan vuruluncaya dek!


Vaftiz törenleri ise Hristiyanlığa özgü bir "dine kabul" özelliği taşır. Doğduktan kısa bir süre sonra bebeğin alnını ıslatarak ya da tüm vücudunu suya batırarak icra edilen bir arınma ve "yeniden doğuş" törenidir. Hristiyan mitolojisinde İsa'nın 27 yaşındayken Şeria nehrinde Vaftizci Yahya tarafından Vaftiz edilmesi bu nedenle büyük önem taşır. 


 (İsa'nın Yahya Tarafından Vaftiz Edilişi- Piero Della Francesca- 1449)

(İsa'nın Vaftiz Edildiğine İnanılan Şeria Irmağındaki Arkeolojik Alan)

Bugün gördüğümüz Ayasofya Kilisesi 537 yılında tamamlandığında Hristiyan dünyasının en büyük mabedi olarak inşa edilmişti. Bu kilisenin hemen yan tarafında yer alan Vaftizhane binası ise büyük olasılıkla bugün gördüğümüz üçüncü Ayasofya binasından önce yok olan ve bugün bahçede kalıntılarını gördüğümüz ikinci Ayasofya Kilisesinden arta kalan bir yapıdır. İnşaat tekniği ile bugünkü Ayasofya'dan 100 yıl önce inşa edildiği sanılmaktadır. Ana bina 1475 yaşında, vaftizhane kısmı ise yaklaşık 1600 yaşındadır! 

Bu vaftizhane kısmı ve hemen yan tarafında yer alan dört türbede Osmanlı hanedanından toplam 146 mezar yer almaktadır. Vaftizhane haricindeki dört türbenin ikisi (II. Selim ve Şehzadeler Türbesi) Mimar Sinan'ın eseridir. Diğer iki türbe binası ise (III. Murat ve III. Mehmet Türbeleri) Sinan'ın öğrencisi Dalgıç Mehmet Ağa ve Mimar Davut Ağa'nın eserleridir. 

(Sinan'ın Eseri 2. Selim Türbesinin İçi)

Osmanlı hanedanı açısından Ayasofya çok önemlidir ve başka hiçbir mabede tanınmayan özellikleri burada görebiliriz. Örneğin burada türbe yapılarının içinde yer alan 146 mezarın dışında bir hazire görülmez. Diğer tüm   camilerde bir açık mezarlık vardır ve hala buralara insanlar bakanlar kurulu kararıyla defnedilirken Ayasofya bu işlemden muaf tutulmuş ve sadece Hanedan üyeleri buraya defnedilmiştir. 

Peki nasıl oluyor da Hristiyanlar için yeniden doğuşu temsil eden Vaftizhane binası her ikisi de "deli" lakabıyla anılan iki Osmanlı sultanına mezar odası oluyor? Osmanlı'da teamül gereği ölmeden önce tahttan indirilen (azledilen ya da katledilen) hiçbir padişaha türbe yapılmamıştır. Vuslata ulaşamamış bu sultanlardan Genç Osman katledildikten sonra babası 1. Ahmet'in, 2. Abdülhamit ve Abdülaziz dedeleri 2. Mahmut'un, 3. Selim yine babası 3. Mustafa'nın yanına defnedilmiştir. İşte fetihten sonra 2 yüzyıl kadar yağ deposu olarak kullanılan vaftizhane de bizzat şeyhülislam fetvasıyla tahttan indirildikten 16 yıl sonra vefat eden sultan 1. Mustafa için alelacele türbe haline getirilmiştir. Vaftizhanenin duvarları yıkılarak onlarca ton ağırlığındaki som mermerden vaftiz kurnası Atrium kısmına kaldırılmıştır. Ayrıca türbe kısmındaki Vaftizci Yahya fresklerinin de sıvalarla kapatıldığı sanılır.  Has Bahçeden (Topkapı Sarayı) getirilen toprakla burası doldurularak türbeye çevrilmiştir.


(Vaftizhaneden çıkarılan devasa vaftiz kurnası. İçine girebilmek için merdivenleri de var)

Şeyhülislam fetvasıyla azledilen ilk padişah Sultan 1. Mustafa'dır. Ancak Deli lakabıyla anılan 1. İbrahim'in sonu daha da vahim olmuş ve amcasından farklı olarak Şeyhülislam fetvasıyla tahttan indirilmekle kalmamış, aynı zamanda katledilmiştir. Bilindiği gibi Osmanlı Padişahları aynı zamanda İslam coğrafyasının halifesi sıfatını da taşırlar. Her ikisi de yarı "deli" sayılan bu iki "şeyhülislamzede" halife-padişah diğer tüm "düşük" padişahlar gibi kendileri için ayrıca bir türbe yapılması gereği düşünülmeden alelacele Ayasofya'nın vaftizhanesine gömüldüler. Yanlarında bir takım şehzadeler onlara eşlik ediyor. 
Son bir not: Evliya Çelebi meşhur seyahatlerine çıkmazdan evvel vaftizhanede türbedarlık yapardı.


(1. İbrahim ve amcası 1. Mustafa'nın makamları- Vaftizhanenin içi)

Yaklaşık 50 yıldır kapalı olan türbeler geçen sene güzel bir restorasyondan geçirilerek yeniden ziyarete açıldı. Emeği geçen herkese, özellikle Ayasofya Müzesi müdürü Haluk Dursun'a teşekkür etmek gerekir. 

22 Temmuz 2011 Cuma

İstanbul Tarihinde Çılgın Projeler

Seçim vaatlerinden biri olarak gündeme gelen İstanbul'a yeni bir kanal açılması fikri İstanbul'a ilişkin tarih boyunca ortaya atılmış "çılgın" projelerden sadece biri. Elbette çok iddialı görülen bu proje bundan sonra her 10 yılda bir Boğaziçi'ne yapılacak köprülerin de önünü kaçınılmaz olarak açacaktır.
İstanbul içinden deniz geçen en eski metropollerden biri olduğu için tarih boyunca her zaman ulaşım sıkıntıları yaşamıştır. Bu durum zaman zaman kentin savunulması açısından çok büyük avantajlar sağlasa da "modern zamanlar"da bu bir avantaj olmaktan çıkmış, aksine ticaretin önünde önemli bir engel haline gelmiştir. Ancak bilinenin aksine İstanbul Boğazında ilk köprü yaklaşık 2500 yıl önce kurulmuştur. Herodot tarihine göre Pers İmparatoru I. Darius İ.Ö. 512 senesinde Samoslu Mandrokles’e yaptırdığı Darius Köprüsü’nden 700.000 askerini geçirmişti. Tam 325 gemi yan yana bağlanarak, bugün Boğaziçi Köprüsü’nün bulunduğu yerin yakınlarında bu yüzer köprü inşa edildi. . Her gemi kalın halatlarla iki yanından sıkıca bağlanmıştı. Akıntının en az zarar veren yer olan bu bölge aynı zamanda İstanbul'daki Megaralı kolonistlerden oldukça uzak bir bölgede olduğu için korunmuyordu.  Bu sayede piyadeler, süvariler ve filler köprüden rahatça geçmişti. I. Darius bu geçişi Rumeli Hisarı’nın bulunduğu tepenin doruklarındaki kayalardan oyulmuş tahta kurularak seyrettiği söylenir. Darius'un bu köprüsü tarihte Asya ile Avrupa arasındaki ilk köprüdür. Köprünün mimarı Mandrokles'in bu köprünün resmini yaptığı ve memleketi Samos'taki Hera tapınağına bağışladığı söylenir. 


(Pers İmparatoru I. Darius)


Boğazın ikinci köprüsü yine askeri amaçlarla yaklaşık 1400 yıl önce kurulmuştur. Ancak bu sefer yapılan sefer doğudan batıya değil batıdan doğuya doğru idi. Bizans İmparatoru I. Heraklius, ömrünün son yıllarında yakalandığı bir hastalıktan dolayı sudan korkmaya başlamıştı. 626- 629 yılları arasında yapılan İran seferine ordu Heraklius'un bu korkusu yüzünden Karadeniz’i kuzeyden dolaşarak gitmişti. Jules Verne'in "İnatçı Keraban Ağa" adlı romanında da buna benzer bir durum anlatılır. Okumayanlara tavsiye ederim. İran seferinden yorgun dönen orduyu daha fazla yormamak Anadolu'dan İstanbul'a dönülür. Nihayet Boğaziçi'nde  kayıkları boğazın iki yakasına dizdirilir ve ordu İstanbul'a ulaşır. Bu geçiş sırasında kayıkların kenar kısımları ağaçlar ile kaplanarak I. Heraklius’un suyu hiç görmemesi sağlamış. Bu geçişin Rumeli Hisarı’nda noktalanmış olduğu düşünülmektedir.
(Heraklius Ordusunun Boğazı Geçişi)


Bu olaydan yaklaşık 900 yıl sonra benzer bir girişim haliç için yapılmıştır. Topkapı Sarayı Arşivinin 6184 sayılı belgesinde şu bilgi notu ile bir çizim yer alır. "Ceneviz'den Leonardo adlı bir kafirin gönderdiği mektup suretidir" Mektup Padişah II. Beyazıt'a  (Fatih'in oğlu) yollanmıştır. Kafir Leonardo, Leonardo da Vinci'den başkası değildir. Mektuba konu olana köprü ise Boğaza değil Haliç'e yapılması düşünülen bir köprü ve onun projesidir. Bu proje asla gerçekleşmemiştir. 
(Leonardo adlı "kafir"in Osmanlı'ya yolladığı mektubun tercümesi- T.S.A Belge no: 6184)

(Leonardo da Vinci'nin Haliç için hazırladığı köprü tasarımı)


Bu olaydan yaklaşık 400 yıl sonra Sultan I. Abdülhamit döneminde Fransız kökenli Bosphorus Railroad Company adlı şirket Sadrazam Rıfat Paşa'yı araya sokarak sultana bir köprü projesi sunar. Bu projeye göre boğaza büyük kagir temeller ve ayaklar inşa edilecek ve her ayağın tepesine dörder minareli camiler yapılacaktır. Bütün bu devasa ayaklar ve camiler tunç tuğla ve seramiklerle süslenecektir. Bu taş ayakların aralarında ise kısa asma köprüler olacak ve bu köprülerin ve camilerin altından geçen trenlerin işletmesi de elbette bu yabancı şirkete verilecektir. Zevk açısından da teknik açıdan da tüccarca bir yaklaşımın aşikar olduğu bu girişim neyse ki hayat bulamamıştır. 
(Abdülhamit'e sunulan "proce")

İstanbul'da yapılan tüm projelerde konunun uzmanı insanların fikirlerini almak zaman kaybı olarak algılandığı için kararlar alelacele verilmiş ancak bu tür uygulamaların sonuçları yıllar içerisinde kendini göstermiştir. Geçmişte Boğaziçi'ne değil Hakkari'ye köprü diyenlere karşı çıkanlar, bugün her an büyüyen ve büyüdükçe içinde yaşayanları atomize eden bu şehri gördükçe ve güneydoğudan her gün gelen ölüm haberleriyle; "acaba haklılar mı?" diye kendilerine soruyorlar mıdır acaba?