28 Eylül 2011 Çarşamba

Baba Nakkaş: Ressamların Babası

Bu yazımızda Babanakkaşzadeler olarak bilinen bir aileden bahsedelim. Aile aslen Horasanlı, dolayısıyla Özbek kökenli bir ailedir. Fetihten sonra Konstantiniyye'ye yerleşen ailenin atası Nakkaş Şeyh Mehmet'tir. Baba Nakkaş lakabı ile anılan Şeyh Mehmet aynı zamanda Nakşibendi şeyhi idi. İyi bir sanatkar olan Baba Nakkaş'ın çalışmalarından memnun kalan II. Mehmet, 1466'da Çatalca'ya bağlı İnceğiz ve Kutlubay köylerini kendisine topraklarıyla birlikte vakfetti. Bugün hala NAKKAŞKÖY olarak varlığını sürdüren bu köyde Baba Nakkaş, bir cami, bir mektep ve değirmen inşa ettirdi. Aynı zamanda en eski Nakşibendi dergahlarından birini de yine bu köyde kurdu ve başına geçti. Aynı zamanda Üsküdar Kuzguncuk semtinin sırtlarında da bir dergah kurdu. Bu dergahın etrafına da NAKKAŞTEPE adı verildi. Bugün Koç Holding'in yanından aşağıya Kuzguncuk'a inen oldukça dik sokağın adı da BABANAKKAŞ SOKAĞI'dır. Aynı zamanda tekkenin etrafında oluşan mezarlık  zamanla büyüyerek bugünkü Nakkaştepe Mezarlığını oluşturur.
(Nakkaştepe)

Ancak sanat tarihi açısından onun en önemli icraatı, Osmanlı Sarayında henüz Fatih devrinde, ilk Nakkaş atölyesinin kurulmasını sağlaması olmuştur. Böylece ehl-i sanaatkarların saray çatısı altında birleşerek bir meslek loncası oluşturmasına önderlik etmiştir. Evliya Çelebinin belirttiğine göre bugün varolmayan Eski Saray'ın cümle kapısının saçakları ve Topkapı Sarayındaki Sultan Beyazıt Divanhanesi'nin kubbe tezyinatı Baba Nakkaş'ın eseridir. Baba Nakkaş oldukça uzun yaşamış, Fatih'ten sonra iktidara gelen Sultan II. Beyazıt'ın müsahipliğini yapmış, nihayet 1525 civarında ölmüş ve Çatalca'da kendi yaptırdığı Mescit'in haziresine gömülmüştür. Kendine has bir üslup geliştirmiş ve bu üsluba Babanakkaş üslubu denilmiştir. Halen İstanbul Üniversitesi Kütüphanesinde "Baba Nakkaş Albümü" adında bir albüm yer almaktadır.
(Çatalca'daki Nakkaş Köyü tabelası)

Aile yüzyıllar boyunca Baba Nakkaş Vakfı etrafında varlığını sürdürmüş ve yakın tarihimize damgasını vuran pekçok sima yetiştirmiştir. Bunlardan bazıları: Mareşal Fevzi Çakmak, Ord. Prof. Dr. Süheyl Ünver- ki kendisinin  "Fatih Devri Nakışhanesi ve Baba Nakkaş" adlı bir incelemesi vardır- Şair Şukufe Nihal ve Gazeteci Yılmaz Öztuna bu aileden gelir. 
(Baba Nakkaş Üslubunda sırlanmış kandil- Topkapı Sarayı)

22 Eylül 2011 Perşembe

En Kutsal Bizans Kilisesinde Laf Cambazlığı

İstanbul'a gelen Ortodoks Hristiyanların neredeyse tamamının uğradığı üç mekan vardır. Birincisi Ayasofya, ikincisi Fener Rum Patrikhanesi, üçüncüsü ise Ayvansaray'da ara bir sokakta yer alan Panaiya Bleharnai kilisesidir. Bu kilisenin etrafındaki tüm dükkanlarda Kril alfabesiyle yazılmış yazılarla Hz. Meryem ve İsa ile ilgili küçük turistik ikonalar bulabilirsiniz. Bir zamanlar ortodoks dünyasının en kutsal Meryem Ana kilisesinden bugüne sadece ayazması (kutsal su kaynağı) kalmasına rağmen dünya ortodoksları akın akın bu kutsal mekanı görmeye geliyorlar. Peki nedir bu mekana kutsiyet veren olay?

458 yılında Kudüs'e hacı olmaya giden iki Ortodoks- Galvius ve Kandius- Filistin'in Celile kasabası yakınlarındaki Cepernaum adlı köyde dindar bir Musevi kadının evine misafir olurlar. Bu kadının evinde Hz. Meryem'e ait giysilerin muhafaza edildiğini öğrenince gece bu kutsal giysileri çalıp gizlice Constantinopolis'e getirirler. Constantinopolis ilk Hristiyan başkenti olması nedeniyle birçok kutsal emanetin toplandığı bir merkez, kutsal bir şehir haline gelmişti. Şehir Müslümanlaştıktan sonra da bu alışkanlık devam etmiş ve İslamın tüm kutsal emanetleri yine Constantiniyye'de toplanmıştı.

Panaiya Vlaherna Kilisesi Girişi

Meryem'in giysilerinin geldiğini duyan halk akın akın onların sergilendiği Ayvansaraydaki Aziz Markus ve Petrus Kilisesine (Hz Cabir Camii) gelmeye başlayınca dönemin imparatoru 1. Leon (457-474) sadece bu giysiler için bir sokak yukarıda bir kilise inşa ettirir. Bu kilisenin içinde daha önceden kutsal sayılan bir de ayazma yer almaktadır. Halk arasında bu kilisede yer alan Meryem İkonasının ve giysilerinin şehri koruduğuna dair yaygın bir kanı vardır. Nitekim 626 yılında şehir surlarına gelip dayanan Avar ordularına tam teslim olunacak iken surlar üzerinde gezdirilen ikona ve giysilerin Avar ordularının geri çekilmesine neden olduğu ve kuşatmanın kaldırıldığı söylenir. Aynı şekilde 865 yılında kuzeyden gelerek şehri denizden ve karadan kuşatan Rus ordularının da bu giysiler sayesinde çıkan bir fırtınayla bozguna uğratıldığına iman ediliyordu. Tüm bunlar şehir halkının gözünde hem kiliseyi hem de ayazmayı kutsallaştırmıştı. Bu kilisenin başına gelen iki büyük felaketin şehrinde koruyucusunu yitirmesine, dolayısıyla düşmesine neden olduğuna inanılmaktadır. İlk felaket 1070 yılında yaşandı ve Bizans'ın sonunu getiren kavim, yani Türkler 1071'de Anadolu'ya girdi. İkinci felaket ise 1434 yangınıdır. Bu yangında Meryem'e ait giysiler tamamen yanıp yok olur ve 20 yıl sonra şehir düşer.

Kilise yaklaşık dört yüz yıl sonra eski görkeminden uzak, mütevazi bir şekilde Rum kürkçüler loncası tarafından 1869'da yeniden inşa edilir. Geçmişten geriye sadece Kutsal Ayazma ve anılar kalmıştır. Kiliseye gittiğinizde ayazmanın üzerinde şunlar yazar: νıψδν ανομηματα μη μοναν δψιν (yalnız yüzünüzü değil, günahlarınızı da yıkayınız) Ancak bu ibare tersten okunduğunda da aynı anlama gelir..!
Bu da Bizans'tan günümüze kalan bir laf cambazlığı olsa gerek. Ancak oldukça zekice işlenmiş bu kelime oyunu ancak Bizans medeniyetine yakışırdı...

(Ayazma çeşmeleri ve üzerindeki yazı)

10 Eylül 2011 Cumartesi

Büyük Bir Sporcu: İskenderiyeli Porphyrius

Bizans dönemi Konstantiniyye'sinin en önemli yapılarından birisi kuşkusuz Hipodromdur. Hipodrom denilince aklımıza gelen sadece uzunlamasına bir meydan ve meydanın ortasında yer alan üç sütundur. Bu üç sütun bir zamanlar yeryüzünün en büyük spor alanından arta kalan zavallı hatıralardır. Bir zamanlar 60 civarında olan bu anıtlardan sadece 3 tanesi ayakta kalabilmiştir. Hipodrom'dan geriye sadece Cankurtaran yönüne doğru indiğimiz zaman hala şaşırtıcı etkisiyle Splendon (Destek- İstinad) duvarları karşımıza çıkar. Oysa Hipodromun temelleri  MS 196 yılında şehri işgal eden Roma İmparatoru Septimus Severus tarafından Roma'daki Colloseium'un muadili olarak atılmıştı. Severus'un başlattığı işi kente adını verecek olan Büyük Konstantin bitirmiş ve Konstantiniyye Nea-Roma adıyla Roma'nın başkenti ilan edildiğinde, Konstantin Hipodromu daha da büyütmüş ve toplam 100 bin kişilik devasa bir arena inşa ettirmiştir. (O dönem şehrin nüfusu aşağı yukarı bu kadardır) 
(1204 Venedik-Latin İstilası Sırasında Hipodromdan Çalınarak Venedik San Marco Kilisesine Yerleştirilen Quadriga- Dört At- Heykeli)

Hipodrom dünyanın en görkemli arenası olmasının yanı sıra en görkemli spor karşılaşmalarına da sahiplik ediyordu. Bu karşılaşmaların en önemlileri araba yarışlarıydı. Dört atın çektiği savaş arabalarıyla (Quadriga) yarışan "pilot"ların her biri bir takıma bağlı idi. Yeşiller (Toprak), Kırmızılar (Ateş) Maviler (Su) ve Beyazlardan (Hava) oluşan bu takımlardan zaman içinde sadece iki tanesi; Maviler ve Yeşiller ayakta kalmıştır. Bugün Hipodromun hemen arkasında yer alan Mozaik müzesindeki bir yer mozaiğinde rakip iki takımın sporcularının bir kaplana karşı verdikleri mücadelenin betimlemesiyle karşılaşabilirsiniz. Bu betimleme belki de yeryüzünün en eski sportmenlik resmidir. 


İşte bu araba yarışlarının efsanevi bir ismi vardı: Porphyrius. Aslen İskenderiyeli olan ve gerçek adı Kalliopas olan Porphyrius'a (Porfiryus) bu lakabın verilmesi teninin kızıla çalan kuzguni renginden dolayıdır. O dönem sadece Mısır'da çıkarılan ve Bizans İmparatorlarınca saraylarda ve lahitlerde sıkça kullanılan Porfir mermeri aynı zamanda soyluluk sembolü idi. Bu nedenle Bizans İmparatorları Profirogennatos (mor doğan) ünvanını kullanırlardı. Bu ünvanı kullanma hakkı Bizans tarihi boyunca belki de sadece Afrikalı köle Kalliopas'a verilmiştir. Çünkü bırakın ünvanı kullanmayı halkın Erguvan rengi giysi giymesi bile yasaktı. Bu konu ile ilgili Erguvan: İstanbul'da Bir Mevsimin Adı yazımı okuyabilirsiniz. 

Porphyrius o denli başarılı bir sürücüydü ki Hipodrom'un ana aksı (Spina) üzerine 5 tane heykeli henüz yaşarken dikildi. Bu beş heykelin tamamı bugün kayıptır. Ancak bu heykellerden iki tanesinin kaidesi halen İstanbul Arkeoloji Müzesinde sergileniyor. 
 (Arkeoloji Müzesinde sergilenen iki kaideden biri)

(Quadriga'sının üzeride Porphyrius elinde zafer tacı ile)

Porphyrius'un İmparator Anastasios (491-518) döneminde babası Kalhas ile beraber Konstanniniyye'ye geldiği biliyor. Babası büyük bir at terbiyecisiydi ve oğlunu da büyük bir binici olarak yetiştirdi. Zaman zaman maviler, zaman zaman da yeşiller adına yarışıyordu. Onun bu transferleri tamamen dönemin politik dengelerine göre imparatorun yönlendirmesiyle oluyordu. Çünkü o dönem siyasal fikirler bu takımlar üzerinden ifade ediliyordu. Yeşiller daha çok orta halli ve yoksul sınıfların, maviler ise soyluların desteklediği takımlardı. Dolayısıyla buradaki spor takımları aynı zamanda birer siyasi parti gibiydi. Bu nedenle bu yarışlar aynı zamanda politik rahatsızlıkların ifade biçimi olabiliyordu. Nitekim 532 yılında patlak veren büyük Nika ayaklanması Hipodromdaki bir müsabaka sırasında fitil almış ve başladığı yerde; 3 gün sonra yine hipodromda Jüstinyanus'un askerleri tarafından 30 bin kişi kılıçtan geçirilerek sona erdirilmiştir. 

Büyük Profiryus'un ise hayatı boyunca bir tek yarış bile kaybetmeden yaşarken bir efsane olmuştur. Ancak ne zaman ve nasıl öldüğüne dair hiçbir kayıt günümüze ulaşmamıştır. 

6 Eylül 2011 Salı

6-7 Eylül: Bir Utancın Ardından

Bundan 5-6 yıl önce Orhan Pamuk’un “İstanbul” kitabını okurken enteresan bir duyguya kapılmıştım. Orhan Pamuk’la ben aynı semtin çocuğuyduk. İkimizin de çocukluğu ve gençliği Nişantaşı’nda geçmişti. Ancak onun kitabında tasvir ettiği Nişantaşı, benim çocukluğumu yaşadığım Nişantaşı’ndan çok farklıydı sanki. Tabii ki aramızda 15 yıl vardı. O benden bir önceki jenerasyon sayılırdı. Elbette o zengin bir ailenin çocuğuydu, ben orta halli hatta yoksul. Buna rağmen ben de Alaattin’in dükkanını biliyordum, oradan oyuncaklar almıştım, onun yürüdüğü sokaklardan caddelerden yürümüştüm.  Ama yine de yazdıklarında anlaşılmaz bir uzaklık hissediyordum. Sanki O, başka bir İstanbul’u anlatıyordu. Benim yetişemediğim, yaşayamadığım bir İstanbul’u. Sonra bu uzaklığın nedenini kitabının 163’üncü sayfasını okurken fark ettim. Onun çocukluğunda Nişantaşı’nda alışveriş yaptıkları mağazaların çoğunun sahiplerinin Rumlar ya da Ermeniler olduğunu yazıyordu. O mağazalarda azınlık ailelerin nasıl kendi aralarında Rumca ya da Ermenice konuştuklarını, kendisinin de onları taklit ederek ailesini nasıl güldürdüğünü anlatıyordu. Daha sonra bazı müşterilerin onları “Türkçe konuşun” diyerek nasıl payladığını ve Orhan Pamuk’un bu azınlıkların aslında pek de “itibarlı” kişiler olmadığını fark ettiğini öğreniyoruz. Evet, benim çocukluğumda eksik olan yan buydu işte! Elbette bazı azınlık komşularımız vardı ama kendilerine ya Türkçe isimler uydurup gizleniyor, ya da hiçbir şekilde etnik kimliklerini öne çıkarmıyorlardı. Paskalya zamanlarında evimize gelen Paskalya çörekleri dışında bizim hayatımızın tamamen dışındaydılar sanki…

Orhan Pamuk’un Nişantaşı’sı ile benim Nişantaşı’mı birbirinden ayıran 6-7 Eylül 1955 olayları, 1964 olayları ve 1974 Kıbrıs harekatı olmuştur kuşkusuz. Gerek Grek gerek Türk Devleti azınlıklara adeta birer “rehine” gözüyle bakmış, onları iç ve dış politik gelişmeler paralelinde birer şamar oğlanı haline getirmişti. Bunun en planlı örneklerinden biri 6-7 Eylül olaylarıydı. İngilizlerin Kıbrıs’tan çekilip adanın yönetimini Rumlara devretmesinden hemen sonra bir Türk ajanı Selanik’teki Atatürk Müzesine bomba atmış, hemen o gün zaten hazır olan gazeteler aracılıyla halk galeyana getirilmişti. Devlet güdümünde civar illerden kamyonlarla İstanbul’a getirilen milliyetçi güruhlar, azınlıklara ait ne kadar işyeri, kilise, ev varsa hücum etmiş; yakmış, yıkmış, çalmış, öldürmüş ve tecavüz etmişti. Tam 502 yıl önce şehrin fethinden sonra 2. Mehmet tarafından verilen üç günlük yağma izni adeta yeniden verilmiş gibiydi. Olaylar gelen uluslar arası tepkiler nedeniyle sadece iki günle sınırlı kalmıştı ama yaratılan terör ortamının sonuçları kuşaklar boyunca sürecekti.


 Bu etnik düşmanlık hareketi sadece azınlıklara zarar vermemiştir. Orhan Pamuk’un Nişantaşı’sı ve İstanbul’u, bir kuşak sonra benim yaşadığım İstanbul’dan ve Nişantaşı’ndan daha güzeldi. Artık ne Ara Güler'in fotoğraflarındaki ne de Orhan Pamuk'un romanlarındaki İstanbul kalmamıştır. Bir güzellik yitirilmiş, bizler de o güzellikten mahrum bırakılmıştık. Dolayısıyla bu düşmanlık en çok “biz”e de zarar vermiş, geriye sadece %99’unun Müslüman olmasıyla övündüğümüz bir “mermer” kalmıştı. Bir de babamdan dinlediğim Valikonağı Caddesi’nin okuma yazma bilmez kapıcılarının bir gecede nasıl şirket sahibi olduklarının hikayeleri.

Onlar şimdi Türkiye’nin en büyük holdinglerini yönetiyorlar…

3 Eylül 2011 Cumartesi

Fatih'in Kütüphanesi-2

Bir önceki yazımda Fatih'in 1465 yılında sarayına çağırdığı bilginler aracılığıyla Batlamyus'un kitaplarını Latince, Arapça ve Türkçeye çevirtmesi konusuna değinmiştim. Devam edelim.

Mehmet'in astronomiye olan ilgisi onun çağın en büyük astronomlarından sayılan Ali Kuşçu ile temas etmesinini sağladı. Semerkant'lı olan Ali, Timur'un torunu olan Uluğ Bey'in Semerkant'taki sarayında onun doğancılığını yapıyordu. Kuşçu lakabı oradan gelir. Bir dönem Uluğ beyin Çin elçiliğini de yaptı. Daha sonra Müneccimbaşı (Baş astronom) sıfatıyla gökyüzü haritaları çıkardı. 1438 yılında yayınlanan haritalar 19. yy.a dek geçerliliğini korudu. Bu kataloglar Farsça yazılmasına rağmen Arapça ve Türkçe'ye de çevrildi. Ali Kuşçu daha sonra Uzun Hasan'ın himayesine girdi ve onun Tebriz elçisi oldu. Bu sırada Mehmet Ali Kuşçu'ya haber göndererek İstanbul'a davet etti. Ali Kuşçu elçilik görevi 1472'de sona erince İstanbul'dan refakat etmesi için yollanan 200 nedimenin korumasında İstanbul'a hareket etti. Bu yolculuk sırasında yazdığı 194 sayfalık bir matematik kitabı olan Risalet-ül Muhammediyye'yi sultana sundu. Ertesi yıl yine 174 sayfalık Risalet-ül Fethiyye adlı bir astronomi kitabı yazdı. Her iki kitabın kopyaları Ayasofya Kütüphanesi kayıtlarında yer alır.

Mehmet sadece astronomiye değil tarihe, özellikle antik yunan ve Roma tarihine de ilgi duymaktadır. 1460 yılında Mora işgal edilince Mora despotu Demetrios Palailogos'un kızkardeşi Helen İstanbul'a getirtildi ve sultanın haremine alındı. Ancak Prenses Helen'le birlikte onun hocası olan İoannnes Dokeianos'ta sultanın hizmetine girdi. Büyük bir bilgin olan İoannnes Dokeianos'un bir kopyasını çıkardığı Homeros'un İlyada adlı destanını 1463 yılında sultana sundu. Mehmet'in İlyada'yı okuduğunu biliyoruz. Kritovulos'un şehadetine göre Mehmet bir seferi sırasında Troya'ya uğramış, Troya savaşının yapıldığı araziyi gezmiş, mezarları ziyaret etmiştir. Ayrıca Papa Pius'a yazdığı bir mektupta Truvalı Hektor'un intikamını almaktan bahsetmiştir. Ancak tüm bunlar başka bir yazının konusu olabilir.

Bugün Vatikan kütüphanesi envanterinde yer alan Aziz Thomas Aquinos (Akinolu Thomas) Summa Contra Gentiles adlı kitabının Mehmet'in kütüphanesinden çıkma olduğu bilinir. Dimitrios Kynodis tarafından Latinceden Yunancaya tercüme edilmiş olan bu eser Vatikan arşivine 1475 de girdiğine göre bu tarihten önce çevilmiş olması gerekir. Onun felsefeye olan ilgisinin bir diğer göstergesi de Sir Steven Runciman'ın "en özgün Bizans düşünürü" olarak nitelediği Georgios Gemistos Plethon (1355-1452) eserleriyle ilgilenmesidir. Avrupa rönesansının gizli dini sayılan yeni-platonculuğun temellerini attığı eserlerinde Hristiyanlık ile Müslümanlığın Paganizm üzerinden sentezini savunur. Raby'e göre Mehmet'in kütüphanesinde Plethon'un üç eseri yer alıyordu. Yeni Platoncu metinlerinin tam derlemesi olan Chaldean Cronicles, Zeus'a övgü niteliğindeki Nomoi ve Zoroastreorum et Platonicorum'un Arapça çevirisi.

(Aziz Akinolu Thomas)

Mehmet'in Yunan ve Roma tarihine olan ilgisi ile ilgili Domenico Hierosoliminato adlı bir adlı bir hekimin anılarından faydalanabiliriz. Ona göre Mehmet'in Büyük Constantinos kütüphanesinden toplam 120 ciltlik çok değerli Roma ve Bizans el yazmasını kendi kütüphanesine topladığını öğreniyoruz. Yine Kritovulos'un yazdığına göre Mehmet, Büyük İskender'e hayrandı ve onun bir biyografisini okumuştu. Ayrıca kütüphanesinde Tarih-i Ayasofya ve anonim bir eser olan Deigesis yer alır.  İstanbul'un fethinden önce yapılmış ve günümüze ulaşmış  yegane haritasını yapan Floransalı denizci Cristoforo Buondelmonti'nin yayınladığı Ege Denizi Adaları (Liber İnsularum Archipelagi) adlı eserinin de Fatihin kütüphanesinde yer aldığını biliyoruz. Bunun dışında Mehmet'in Dinler tarihine duyduğu ilgiyi gösteren iki kitaptan ilki Süleymanın Ahdi Süryanice'den Rumcaya çevrilmiş ve Mehmet'e ithaf edilmiştir. Diğeri Mordechai ben Eliezer Comtimo adlı bir Yahudi bilgini tarafından tercüme edilen İbn-i Meymun'un Şaşırmışların Kılavuzu adlı eseridir.


Fatihin kütüphanesinde bulunduğu tespit edilen diğer Rumca el yazmaları şunlardır:
Hesiodos'un Theogonia (Tanrıların Doğuşu)
Oppianos'un Halieutika (Balıkçılık Üzerine)
Planudes'in Ezop'un Hayatı ve Ezop'un Fablları, Mezarında bulunan Hippokratesin Kehanetleri ve Lir Sanatı ve Derlemesi
Antonios Monakhos'un Mukaddes Sözlüğü
Anonim Değerli Taşlar ve Hayvanların Özellikleri Üzerine
Manuel Moskhopoulos'un Gramer; Gramer, Fiil Çekimleri ve Tasnifi
Pindaros'un Olimpia Adaları


Elbette Mehmet sadece batılı kaynaklar'dan değil doğulu kaynaklardan da beslenmiştir. Bu kaynakları da gelecek yazıya bırakalım...



27 Ağustos 2011 Cumartesi

Fatih'in Kütüphanesi-1

Bir sahaf arkadaşımın çok sevdiğim bir sözü var. Der ki "biz genellikle hayırsız evlatlar sayesinde ekmek yeriz. Onlar babalarının kütüphanelerine bakarak büyümelerine rağmen o kütüphanelerden pek nasiplenmezler ve babaları vefat ettiğinde ilk yaptıkları kütüphaneyi satmak olur. Biz ise eve gittiğimizde kütüphanedeki kitaplara bakarak müteveffanın kalibresini görürüz" 

Gerçekten de bir insanın kütüphanesindeki kitaplara bakarak o insanın kalibresini ölçmek mümkündür. Bu yüzden hiç tanımadığımız ya da az tanıdığımız birisine misafir olursak belki de ilk dikkatimizi çeken kitaplar olur. Kitap üzerinden bir sohbet başladığında lafın nereye gideceği belli olmaz. Hem de karşımızdaki insanı tanımış oluruz. Bir insanın zihnine girmek istiyorsanız onun ne okuduğuna bakmanız gerekir. 

Fatih Osmanlı tarihinde üzerinde en çok tartışılan figürlerden biridir. Birçoğuna göre Fatih sıradan acımasız bir doğu despotudur ki bu fikri destekleyecek pekçok icraatı olmuştur. Geçmiş yazılarımızda bu icraatlardan bazılarına değinmiştik. Ancak bir de şöyle bir gerçek vardır ki Fatih Osmanlı tarihinde yaşadığı çağın ruhunu kavrayabilmiş ender sultanlardan biridir. Bu değerlendirmeyi ilk destekleyecek unsur onun batıdan ressamları getirtip, haram olmasına rağmen resmini yaptırmasıdır. Üstelik bir kere de değil, defalarca! Ancak bu görünen kısmı bir kenara bırakırsak onun zihin dünyasını anlamak açısından kütüphanesine bakmak daha doğru olacaktır. 

Fatihin kütüphanesiyle ilgili iki önemli kaynak vardır. İlki Fatih devrinde yaşamış ve onun Gökçeada valisi olmuş İmrozlu Kritovulos'un yazdığı History of Mehmet the Conqueror adlı eseridir. Bu eser Türkçeye çevrildi. Diğeri ise Julian Raby'nin yazdığı Mehmet the Conqueror Greek Sprictorium adlı eserdir. Bu kitaplardan ilki Mehmet hayattayken yazılmış ve "göz şehadeti" temel alınmıştır. Diğeri ise Oxford Üniversitesinde Doğu Enstitüsü yöneticisi yıllarca araştırmalar yapan değerli bir bilim insanına ait. 

Her iki kaynaktan öğrendiğimize göre Fatih özellikle 1465 yılında seferlerine ara verip yaklaşık bir yıl kadar yeni yaptırdığı Topkapı Sarayında yoğun bir entelektüel faaliyete geçer. Bunlardan en belirgin olanı Batlamyus'un (İskenderiyeli Cladius Ptolemios) MS II. yy da yazdığı Geografia adlı coğrafya eserini Türkçeye çevirtmesidir. Bu eseri çevirtmek için Trabzonlu Rum bilgin- ki kendisi aynı zamanda Fatih'in sadrazamı Mahmut Paşanın kuzeniydi- Georgios Amiroutzes'i saraya çağırtır. Kritovulos!a göre aynı zamanda bu bilginden fizik, din, matematik, stoacılık (Felsefe) dersleri aldı. Kritovulos şöyle yazar: "Ona sarayda uygun bir görev verdi ve sık sık huzura kabul etti. Ona eskilerin öğretileri, ve felsefi meseleler, bunlarla ilgili tartışmalar ve çözümlerle ilgili sorular soruyordu"  Amiroutzes Batlamyus'un kitabını çevirdi ve kitaptaki parçalar halinde yer alan haritaları birleştirerek Fatihe sundu. Fatihin tüm yaz boyunca bu eseri incelediği ve eserin Arapça çevirisinin yapılarak çoğaltılması için Amiroutzes'e yüklü miktarda para verdiğini Kritovulos'tan öğreniyoruz. 

Yine aynı sene Batlamyus'un diğer bir eseri olan Almagest'i çevirmesi için Trabzon'dan gelme bir Giritli olan Georgios Trapezuntios'u İstanbul'a davet etti. Trapezintios Roma'dan himayesinde çalıştığı kardinalin özel izniyle İstanbul'a geldi ve burada bir yıl kalarak eseri Yunancadan Latinceye çevirdi. Galata'ya yerleşen bilgin 25 Şubat 1466 yılında sultana yazdığı mektupla çeviriyi bitirdiğini müjdeliyordu. Elbette sadece çeviri yapmamış Sultanla din, Roma'daki sosyal hayat, felsefe gibi birçok konuda sohbet etmiştir. Hatta Fatihin iki dini birleştirerek Doğunun ve Batının tek hakimi olması gerektiği yönünde teşvik eder ve yüreklendirir. Ona göre İslamiyet ve Hristiyanlık öz olarak aynıdır ve bu dinleri ancak güçlü bir hükümdar birleştirebilir. O da Fatihtir. Bu konuyla ilgili  Franz Babinger'in Fatih Sultan Mehmet ve Zamanı adlı kitabında yer alan bir mektubunda şu görüşleri dile getiriyor: 
"Romalıların meşru imparatoru olduğunuzdan kimse şüphe duymasın. Çünkü Roma İmparatorluğunun başkentini elinde bulunduran kişi meşru imparatordur. Roma İmparatorluğunun başkenti de Konstantinopolis'tir. Bu nedenle bu şehir kimin elindeyse imparator odur. Ama siz bu tahtı kılıcınız sayesinde insanlardan değil tanrıdan aldınız. Dolayısıyla Romalıların meşru imparatoru sizsiniz. Romalıların imparatoru olan kişi, aynı zamanda tüm yeryüzünün imparatorudur."

Trapezintios bu mektuplar yüzünden Roma'ya döndüğünde tutuklanarak 4 ay cezaevinde kalır. Ancak daha önce ders verdiği Papa'nın affıyla serbest bırakılır. 

Gelecek yazımızda Fatihin kütüphanesini inceleyerek onun zihin haritasını çıkarmaya devam edeceğiz...

13 Ağustos 2011 Cumartesi

Ayasofya Yazıları 2: İlk Açıköğretim Fakültesi

İstanbul'un fethinden sonra Osmanlı Mimarisinde boyut fikri çok gelişmiş, adeta bir sıçrama yaşanmıştır. Bunda elbette Ayasofya'nın büyük etkisi vardır. Daha önce zaptedilen Bursa, İznik gibi yerlerde yapılan cami ve külliyeler mütevazi sayılabilecek ölçektedirler. Fetihten sonra ise peşpeşe yapılan külliyeler bugünkü paradigma ile algılamak için örnek olsun, birer uydu kent büyüklüğünde idi. Merkezde bulunan cami nedeniyle bu yapı toplulukları hep birer dini mekan olarak algılansa da, aslında bu külliyeler, sosyal amaçlı yapı topluluklarıydı. Örneğin Fatih Külliyesinde hastaneden tutun, ilk, orta, lise ve üniversite eğitimine denk düşecek medreseler, kütüphaneler, imaretler, pansiyonlar, çarşılar yer alır. Aynı şey Süleymaniye külliyesi için de geçerlidir. Dolayısıyla bu külliyeler sosyal hayatın da merkezi idi.

Külliyelerin temel işlevi eğitimdi. Bu amaçla her külliyede mutlaka bir kütüphane yer alır, bu kütüphanelerde sanıldığının aksine sadece dini eserler yer almaz, bunun dışında matematikten felsefeye, geometriden sosyolojiye dek birçok konuda kitaplar bulunurdu. Bu konuyla ilgili aşağıda vereceğim bazı rakamlar ilham verici olacaktır.

Fetihten sonra ilk yapılan işlerden biri, bir kilise ve manastır olarak dizayn edilen Ayasofya'yı külliye kimliğine kavuşturmak olmuştur. Bu amaçla Fatih Ayasofya'nın hemen yan tarafına bir medrese yaptırır. Bu medrese uzun yüzyıllar boyunca devlete hukuk, mülkiye, din adamı, asker ve sanatçı yetiştirmiştir. Defalarca onarılıp elden geçirilen bu yapı 1934 yılında Ayasofya'nın müzeye çevrilmesi kararından sonra yıktırılmıştır!
(Günümüze ulaşamayan Ayasofya Medresesi)

Ancak Ayasofya'yı diğer yapılardan ayrıcalıklı kılan, onun bizatihi ana mekanının (Naos) bir eğitim alanı, dershane olarak kullanılmasıdır. Daha önce de belirttiğim gibi Ayasofya başlangıcından itibaren bir külliye olarak değil, bir kilise olarak tasarlandığı için bir külliyenin olmazsa olmaz işlevi olan eğitim alanları bu yapıda bizzat caminin içine taşınmıştır. Yani caminin içine dershaneler ve bir de kütüphane kurulmuştur. Bu dershaneler ve kütüphane ibadete gelen, gelmeyen herkese açıktır ve bizzat namaz kılınan mekanda yer alır.
(1. Mahmut Kütüphanesinin Girişi- Ziyarete Kapalı)

Önce kütüphaneden başlayalım. Müzeye girdiğimiz zaman ana mekanın sağ tarafında yer alan yan nef üzerinde, bugün boş bulunan kütüphane kısmı yer alır. 1740 yılında inşa edilen bu kütüphane Osmanlı Padişahları içinde en fazla okul ve çeşme yaptıranlardan biri olan Sultan 1. Mahmut tarafından yaptırılmıştır. Kütüphanedeki kitaplar 1968 yılında Süleymaniye Kütüphanesine nakledilmiştir. Bu nakil sırasında çıkarılan envantere göre:

Toplam kitap sayısı:              8736
Din                                      4356
Edebiyat                              1261
Felsefe                                  800
Filoloji                                   621
Doğa Bilimleri ve Matematik  561
Tarih                                     506
Uygulamalı Bilimler                413
Toplum Bilimleri                    127
Genel                                     84
Güzel Sanatlar                       15
Tasnif Dışı                             42

Bu paha biçilmez kültür hazinesi yüzyıllar boyunca çeşitli hırsızlıklar, yağmalamalara maruz kalsa da önemli bir kısmı halen ayakta ve sağlamdır. Bu eserlerin an kısa zamanda ait oldukları yere, Ayasofya'ya geri getirilmesi en doğru tercih olacaktır.
(Kütüphanenin demir kapı tokmağında "ya fettah" yazıyor. Fetihle elde edilen anlamına geliyor)

Peki bu kütüphaneden kimler yararlanıyordu? Elbette caminin içinde ders gören öğrenciler, yani cemaat! Ayasofya'ya girdiğimiz zaman sağda solda karşımıza çıkan ahşap çitlerle çevrilmiş alanlarla karşılaşırız. Bu alanların genel adı maksure'dir. Ancak Ayasofya'daki maksureler aynı zamanda dershane işlevi görürdü. Namaz vakitleri dışında ana mekanda yer alan 11 adet maksurede sürekli dersler ve sohbetler yapılırdı. Bu maksurelerde her tarikattan bir eğitmen her konuda dersler verebilirdi. Doğal olarak bu dersler din ağırlıklıydı. Dileyen dilediği dersi, dilediği eğitmenden alabilir, ya da bu konuların dışında meraklara sahip olanlar kütüphanede yukarıda adı geçen konularda okuyabilir, araştırma yapabilirdi. Bu maksurelerin en büyüğü 42 en küçüğü ise 16 kişi alabilecek kapasitedeydi.
(Maksureler)

Sözün özü Ayasofya bir nevii açık öğretim fakültesi gibi çalışan bir mekandı. Öğrencilerse seçmeli ders esasına göre ders alabilirdi. Devam zorunluluğu da yoktu. Bir dersten sıkılan hemen yandaki maksureye geçip sararsa konuyu dinler, sarmazsa diğer maksureye geçebilirdi.

Ayasofya dışında hiçbir mabette kütüphanesi ve ayrı ayrı "dershaneleri" ile böyle bir organizasyon görülmez.